Prof. Dr. Erdal Arslan

Müslümanlara görev düşmektedir

Prof. Dr. Erdal Arslan

ABD Başkanı Donald Trump dönemiyle birlikte küresel sistem; kuralların ve uluslararası hukukun yerini gücü elinde bulunduranın kibrine bıraktığı yeni ve tehlikeli bir döneme girmiş bulunuyor.

Trump’ın “Dünyanın sahibi benim, istediğime vergi koyar, istediğim ülkenin liderini alıp getiririm” anlayışıyla hareket etmesi, bu yeni dönemin en net özetidir. Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ABD güçlerince ülkesinden kaçırılıp Amerika’ya getirilmesiyle perçinlenen bu “dokunulmazlık” hissi, Vaşington yönetiminin küresel siyasetteki tutarsızlıklarını ve pervasızlığını zirveye taşımıştır.

Bu anlayışla bugün ABD’nin Orta Doğu politikalarına yön veren aktörlere, bölgeye atanan başkonsoloslara, elçilere veya ABD Temsilciler Meclisi üyelerinin büyük çoğunluğuna baktığımızda, rasyonel bir devlet aklından ziyade, koyu bir dinsel fanatizm görüyoruz. Bu kadroların tamamı, İsrail’in bölgedeki yayılmacı ve yıkıcı savaşlarını kayıtsız şartsız haklı bulmaktadır.

Bu körü körüne destek, sadece stratejik bir ittifak değil; Fırat tan Nil’e kadar uzanan tüm toprakların İsrail’e ait olduğuna inanan, bu saldırganlığı “ilahi bir hak” ve meşru bir politika olarak gören teolojik bir sapkınlığın-sapıklığın sonucudur.

Dünya halklarının kavradığı ama idarecilerin sakladığı gerçekleri eğip bükmeden söylemek gerekirse; bugün Körfez ülkelerinin, İran’ın, Orta Asya’daki Türk devletlerinin, Avrupa’nın veya Afrika’nın kendi iç dinamiklerinde çözülemeyecek hiçbir problemleri yoktur. 

Küresel düzeni bozan, barışı dinamitleyen yegane unsur İsrail’in dizginlenemeyen saldırganlığıdır.

Eğer İsrail’in bu yayılmacı politikalarını ve kışkırtmalarını uluslararası denklemden çıkarırsanız, dünya siyasetindeki krizlerin çok büyük bir kısmının kendiliğinden ortadan kalktığını görürüz. Ancak asıl paradoks buradadır: Dünyanın düzenini bozan, insanlara zulmeden ve teolojik fanatizmi için kan döken İsrail; küresel finans piyasalarındaki gücünü ve diasporasının avantajlarını kullanarak tüm dünyaya kendini “mağdur” olarak yutturmayı başarmaktadır. Tüm dünyayı mağdur eden bir yapının, sistematik olarak mağduriyet zırhına bürünmesi, günümüz siyasetinin en büyük çıkmazı haline gelmiştir.

İslam coğrafyasındaki fanatizm söylemleri de bu illüzyonun bir parçasıdır. İslam’ın özünde aşırılık çok dar ve marjinal gruplarda kalırken; El Kaide, DEAŞ veya Taliban gibi küresel tehdit haline gelmiş yapıların kuruluş süreçlerine bakıldığında, altından daima ABD’nin müdahaleleri, silahlandırma politikaları veya İsrail’in bölgedeki varlığını meşrulaştırma ihtiyacı çıkar. Nitekim zamanında Trump’ın kendi ağzından dökülen “DEAŞ’ı onlar kurdu” minvalindeki itiraflar, bu gerçeğin en üst perdeden teyididir.

Aynı şekilde Türkiye’nin yıllardır başını ağrıtan, on binlerce cana mal olan PKK/YPG gibi terör örgütlerinin de arkasında bu aynı hegemonik akıl vardır. Dünyadaki düzensizliğin ve bitmeyen çatışmaların temel kaynağı, sınırları sürekli kanla yeniden çizmeye çalışan bu ABD-İsrail ekseni ve bu eksenin kurucu ve koruyucu merkezi İngiliz Aklı vardır.

Trump’ın kibrinin son bulacağı olay İran’a yaptığı bu saldırı olacaktır.

Dünyadaki petrolün beşte birinin aniden piyasadan çekilmesi, varil fiyatlarını akıl almaz seviyelere fırlamasına sebep olacaktır. Bunu kendi ülkemizde de deneyimlemeye başladık. Bu süreç biraza daha sürer ise Avrupa ve ABD başta olmak üzere tüm dünyada eşi benzeri görülmemiş bir hiperenflasyon şokuna sebep olacaktır. ABD, İsrail’in dini sapıklığını tatmin etmek uğruna müttefiklerinin ve kendi halkının refahını ateşe atacak; on yıllardır dayattığı dolar hegemonyasını bu devasa krizin enkazı altında bırakmak zorunda kalacaktır. Yani bu savaş, sadece askeri bir fiyasko değil, aynı zamanda bu sömürü sisteminin ekonomik intiharı olacaktır.

İstediğine vergi koyan, istediğini hapseden bu küresel derebeylik anlayışı; İsrail’in güvenliği uğruna tüm dünyayı ateşe atacak İran saldırılarını başlattı bu süreç sadece kendi çöküşünü hazırlamakla kalmayacak, aynı zamanda dünyayı kana bulayan bu çarpık düzenin de sonunu getirecektir. İnsanlığın nefes alabilmesi için, bu kibrin artık o duvara çarpması ve bu dönemin kesinlikle son bulması gerekmektedir.

Bu felaket senaryosunu durdurmanın yolu ise bölge ülkelerinin “böl-yönet” tuzağına düşmekten vazgeçmesidir. Başta Türkiye olmak üzere, Körfez ülkelerinin de bu denklemde ABD ve İsrail’in haksızlığına karşı net ve ortak bir tavır alması artık tarihi bir zorunluluktur.

Evet, geçmişte İran’ın veya vekalet unsurlarının bu ülkelere yönelik kabul edilemez saldırıları, asimetrik müdahaleleri ve düşmanca politikaları olmuştur. Ancak bugün karşı karşıya kalınan tehdit, dünün mezhepsel veya siyasi husumetlerinin çok ötesindedir. Mesele, tüm coğrafyanın ABD ve İsrail kibri tarafından ateşe atılarak yeniden dizayn edilmesidir. Bölge ülkeleri, geçmişin acı hatıralarını ve aralarındaki ihtilafları bir kenara bırakıp bu büyük haksızlığa karşı tek ses olmazsa ortaya çıkan ateş çemberi er ya da geç herkesi yutacaktır. 

İsrail’in bu sapkın inancına hak din olan İSLAM KARDEŞLİĞİ VE BİRLİKTELİĞİ İLE SON VEREBİLİRİZ VERMELİYİZ.

Yazarın Diğer Yazıları