Geçtiğimiz gün ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, diplomasiyi, rasyonel devlet çıkarları ve evrensel hukuk kuralları zemininde yürütmesi gereken bir rotadan çıkarmış ve “Nil Nehri’nden Fırat Nehri’ne kadar uzanan devasa bir coğrafyanın “Sözde Tevrat’a dayalı bir hak” olarak İsraillin hakkı olduğunu idea ederek bu sapkınlığı meşrulaştırılmaya çalışmıştır.
Bu yaklaşım yalnızca Filistin halkının değil, tüm Orta Doğu ülkelerinin ve en önemlisi de bizim Ülkemizin egemenlik ve yaşam haklarına yönelik açık bir tehdittir.
Bir devletin sınırlarını ve işgal politikalarını “Tanrı’nın vaadi” gibi sorgulanamaz, soyut ve dogmatik bir zemine oturtması, modern devlet anlayışının değil, Orta Çağ Haçlı zihniyetinin bir yansımasıdır. Dini metinlerin aşırılıkçı ve tahrif edilmiş yorumlarının (sapkın inanışların) arkasına sığınarak kan dökmeyi, çocukları katletmeyi ve milyonlarca insanı yerinden etmeyi meşrulaştırmak, inancın siyasi ve askeri bir silaha dönüştürülmesidir. Huckabee’nin, Gazze’deki vahşeti savunurken veya İsrail’in nükleer programını aklarken başvurduğu bu teolojik argümanlar, işlenen insanlık suçlarını sapkın bir kutsallık ile örtme-gizleme çabasından ibarettir.
“Sözde Büyük İsrail” vizyonu olarak sunulan bu sapkın plan; Ülkemiz başta olmak üzere, Mısır, Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan ve Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerinin toprak bütünlüğünü doğrudan hedef almaktadır. Dolaylı olarak ta İran, Afganistan ve Pakistan’ı tehdit etmektedir.
Bu yaklaşım, Orta Doğu’da kalıcı barışın önündeki en büyük engelin bizzat bu yayılmacı zihniyet olduğunu kanıtlamaktadır. Kendi güvenliğini, komşularının güvensizliği ve yıkımı üzerine inşa eden bu yapı, bölge halklarının nefes alma alanlarını daraltmakta, ekonomik bağımsızlıklarını tehdit etmekte ve onları sürekli bir savaş/kriz sarmalına mahkûm etmektedir.
Bu meselenin en çarpıcı yanlarından biri de, dünyayı demokrasi, insan hakları ve uluslararası hukuk söylemleriyle dizayn etmeye çalışan küresel güç merkezlerinin, iş İsrail’in dogmatik yayılmacılığına geldiğinde büründüğü ikiyüzlülüktür. ABD Büyükelçisi’nin, Amerikan askerlerinin Orta Doğu’daki varlığını ve kayıplarını bu teolojik fanteziler uğruna rasyonalize etmesi, küresel finansı ve siyaseti yönlendiren yapının bu aşırılıkçı vizyonla ne denli bütünleştiğini göstermektedir. Uluslararası hukuk ayaklar altına alınırken, “caydırıcılık” ve “ortak güvenlik” gibi kavramlar, emperyalist bir ajandanın meşrulaştırma araçları olarak kullanılmaktadır.
Sapkın ve aşırılıkçı inanç kodlarının arkasına saklanarak inşa edilen bu hegemonya girişimi, sadece bölgesel bir sorun değil, küresel bir vicdan ve adalet krizidir. Orta Doğu’nun tarihi, kültürel ve demografik gerçekliklerini yok sayan, kendisinden olmayan herkesi yersiz yurtsuz bırakmayı hak gören bu zihniyetle mücadele etmek; yalnızca askeri veya siyasi bir zorunluluk değil, insani bir haysiyet meselesidir. Bölge ülkeleri, üzerlerinde oynanan bu teopolitik kumarı görmeli ve kendi yaşam alanlarını, ekonomik kaynaklarını ve gelecek nesillerini korumak için bu dogmatik yayılmacılığa karşı ortak bir duruş sergilemelidir.
Emperyalist hedeflere ve dogmatik fantezilere dayanan bu tehditkâr vizyona karşı durmanın yolu, yalnızca diplomatik kınamalardan değil, bölge ülkelerinin ayakları yere basan bir dayanışma ekseni kurmasından geçmektedir.
Bu noktada, tarihi derinliği, devlet geleneği ve jeopolitik ağırlığı ile Türkiye’ye kritik ve öncü bir rol düşmektedir. Türkiye’nin liderliği, Orta Doğu coğrafyasını Batı merkezli küresel finansal sistemin ve emperyalist yapıların sömürüsünden kurtaracak ve İsraillin bu sapkınlıklarını sonlandıracak yegâne alternatiftir.
Bu yayılmacı zihniyeti durduracak en güçlü kalkan, Türkiye’nin öncülüğünde hayata geçirilecek kapsamlı bölgesel kalkınma stratejileri ve ekonomik entegrasyon modelleridir. Küresel sömürü çarklarına ve o çarkları finanse eden yapılara bağımlı kalan hiçbir ülkenin kendi sınırlarını ve yaşam hakkını tam anlamıyla savunamayacağı açıktır. Türkiye’nin önderliğinde, bölge ülkelerinin kendi kaynaklarını kendi halkları için kullandığı, adil üretime ve hakça paylaşıma dayanan bağımsız ekonomik mekanizmaların kurulması şarttır. Tarihsel kodlarımızda var olan adil pazar (Medine Pazarı Örneği) ve dayanışma anlayışını yeniden canlandırılarak, bölgeyi istikrarsızlaştıran bu tek kutuplu tahakküme karşı tarihi bir set çekmek zorundayız.
Sapkın ve aşırılıkçı inanç kodlarının arkasına saklanarak inşa edilen bu hegemonya girişimini tüm bölge ülkeleri olarak daha fazla dikkate almalıyız. Orta Doğu’nun tarihi, kültürel ve demografik gerçekliklerini yok sayan, kendisinden olmayan herkesi yersiz yurtsuz bırakmayı hak gören bu zihniyetle mücadele etmek; yalnızca askeri veya siyasi bir zorunluluk değil, insani bir haysiyet meselesidir.
Türkiye’nin rehberliğinde bölge ülkeleri, üzerlerinde oynanan bu teopolitik kumarı iyi bir şekilde idrak edilmelidir. Biz bölge ülkeleri olarak kendi yaşam alanlarımızı, ekonomik bağımsızlıklarımızı ve gelecek nesillerimizi korumak için bu dogmatik yayılmacılığa karşı birleşik ve tavizsiz bir cephe inşa etmeliyiz.
Ya birlikte var olacağız yâda köleliğe sömürülmeye ve sonuçta da yok olmaya mahkûm olacağız.