Ortadoğu, jeopolitik, kültürel ve mezhepsel olarak yeryüzündeki en eski, en çetin tartışmaların ve çatışmaların yaşandığı bir coğrafyadır. Bu coğrafyanın iki kadim devleti ise Türkiye ve İran’dır. Bu iki ülke yüzyıllar boyunca bölgesel hegemonya, siyasi nüfuz ve mezhepsel farklılıklar üzerinden süregelen köklü bir rekabetin aktörleri olmuştur. Ancak bugün, bölgemizi saran ateş çemberi ve ahlaksızca gerçekleşen dış müdahalelerin ulaştığı yıkıcı boyut, tarihi rekabetleri ve mezhepsel ayrılıkları bir kenara bırakmayı, “ortak beka” ekseninde ilkesel ve sert bir duruş sergilemeyi zorunluk haline getirmiştir.
Yine bu son gelişmeler, orta doğuda Osmanlı sonrası kurulan irili ufaklı birçok devletinde bu sürece dâhil olmasını zorunlu hale getirmiştir. Yıllarca ABD’ye kaynaklarını aktaran ve ABD’nin arka bahçesi gibi hareket eden bu ülkeler tehlike karşısında ABD’nin kendilerini değil İsrail’i koruyacağını ve kendilerini kaderleri ile baş başa bırakacaklarını artık anlamış olmalıdırlar.
ABD ve İsrail’in son saldırıları, uluslararası ilişkilerde güven zeminini tamamen yok eden diplomasiyi katleden en çarpıcı örnektir. İran’a yönelik gerçekleştirilen son saldırılar, yüzlerce ilkokul talebesi kızımızın hayatının sonlandığı, hastanelerin ve yeni doğan bebek ünitelerinin vurulduğu ve bine yakın sivilin öldürüldüğü bir katliama dönüşmüştür.
Oysaki ABD ve İran arasında Cenevre’de sürdürüldüğü düşünülen görüşmelerde, 26 Şubat 2026 tarihinde İran zenginleştirilmiş uranyumu sıfırlamayı kabul etmiş ve uluslararası kamuoyunda anlaşmaya yakın olunduğu imajı oluşturulmuştu. Ama bundan sadece iki gün sonra, 28 Şubat 2026’da İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve 50’ye yakın üst düzey yetkilinin toplantı halindeyken ABD destekli İsrail tarafından hedef alınması kabul edilemez bir katliamdır.
Bu katliam da açıkça göstermektedir ki mesele nükleer bir mesele değil doğrudan bölge devletlerinin egemenlik haklarının ve toprak bütünlüklerinin hedef alındığını acımasız-sinsi bir saldırıdır.
Ülkemizin bu noktadaki sert ve tavizsiz duruşu, emperyalist ve Siyonist kurguların bölge ülkelerini paramparça etmesine, devlet egemenliklerinin hiçe sayılmasına ve uluslararası hukukun bir “orman kanununa” dönüştürülmesine karşı gösterdiği onurlu ve gerekli bir reflekstir.
İran’a yönelik saldırılar karşısında Türkiye’nin aldığı pozisyonun en temel dayanaklarından biri, hedefin yalnızca Tahran ile sınırlı kalmayacağı gerçeğidir. ABD ve İsrail medyasında yankılanan “Türkiye yeni İran’dır” veya “İran’dan sonra sıra Türkiye’de” şeklindeki küstahça analizler, asıl niyetin bölgesel bir kargaşa çıkartmak olduğunu ifşa etmektedir.
Komşu evinde çıkan yangını izleyenin sıranın kendi evine de geleceğini bilmesi gerekir. Türkiye’nin “Terörsüz Türkiye” vizyonu ve iç cephesini sağlam tutma çabası, tam da bu küresel kuşatmaya karşı verilmiş stratejik bir cevaptır.
Onun için içerideki bazı odakların son olaylar karşısında algı ve anlayışlarını değiştirmesi gerekmektedir.
Aklıselim olanların artık “Sünni-Şii çatışması ile bir birine yıllardır kırdırılarak bölgenin zayıflatılması projesine karşı çıkarak, olaylara “mezhep” penceresinden değil, ayrılıkları ve farklılıkları Allahlımıza havale ederek (şüphesiz hüküm verecek O dur) İslam kardeşliği üst penceresinden bakması gerekmektedir.
İran’ın siyasi ve toprak bütünlüğü ise mutlak surette korunmalıdır. “İran, İranlılarındır” ilkesi, bölge dışı aktörlerin dayatmalarına karşı verilecek en net cevaptır. Farklı mezheplere, farklı siyasi ajandalara ve yüzyıllardır süren bir rekabete sahip olunsa da, yanan bir coğrafyada kimse kendi güvenliğini komşusunun yıkımı üzerine inşa edemez edemeyeceğini de artık anlamalıdır.
İslam ülkeleri önce Ortadoğu özelinde sonra tüm Dünyada birlik haline gelmeli bu sinsi kan emici canilere karşı bir olmalıdır. Yeni Dünya düzeni dedikleri Şeytanın yasalarının hüküm sürdüğü bu yüzyılda artık birlik ve beraberlik içerisinde bir İslam âlemi görmeyi arzuluyoruz.
Ya bir olacağız yâda yok olacağız.