Tarih, Filistin için hiçbir zaman tozlu sayfalarda kalmış anlık bir kırılmadan ibaret olmadı, aksine bir halkın göğsüne çöken, nesiller boyu bitmek bilmeyen ve her sabah yeniden uyanılan kurşun geçirmez bir karabasana dönüştü. Bugün Filistinliler ve yeryüzünün dört bir yanındaki tüm vicdan sahipleri, Arapçada kelime anlamı “büyük felaket” olan Nekbe’nin amansız acısıyla sarsılmaktadır. Birleşmiş Milletler’in, bu trajedinin başlangıcından onlarca yıl sonra ilk kez resmi bir anma töreni düzenlemesi, aslında küresel adaletin ne kadar geç kaldığının ve mazlumun ahı karşısında ne kadar dilsizleştiğinin buruk, mahcup bir itirafıdır. Çünkü Nekbe, geçici bir tarihsel kesit değil; asil bir vatanın vahşet, dehşet ve organize terörle adım adım, sinsi bir planla yok edilişinin canlı hikâyesidir.
Siyonist propaganda, işgal edilen bu kutsal toprakların güya “insansız bir çöl” olduğu yalanını utanmadan dünyaya yaymıştır. Oysa hakikat, bu sığ ve karanlık iddialardan çok daha köklü, asil ve belgelerle mühürlenmiş bir medeniyete dayanmaktadır. Nekbe’den önce Filistin; eğitimi, bereketi, parıldayan sanayisi ve köklü kültürüyle Doğu Akdeniz’in en canlı mücevheriydi. Hayfa ve Yafa limanları uluslararası ticaretin merkezleriyken, finans dünyasının güven abidesi Arap Bankası daha 1930’da Kudüs’te kurulmuştu. Filistin’de o dönemde 50’ye yakın gazete ve dergi özgürce basılıyor, Kudüs Radyosu bölgeye entelektüel bir rüzgâr estiriyordu. Spor alanında Filistin Futbol Takımı 1929’da FIFA’ya üye olmuş, sosyal yaşamda ise Filistinli Kadın Birlikleri asil bir ruhla kök salmıştı. Topraklarının yüzde 95'inden fazlası yerli çiftçiler tarafından sevgiyle işlenen bu canlı ülke asla bir çöl değil, imrenilen bir medeniyet havzasıydı.
Ne var ki 1948’de bu cennet toprakların yüzde 78’i vahşi bir zorbalıkla gasp edildi. 1947 ile 1949 arasındaki o karanlık iki yılda, 530’dan fazla Filistin köyü haritadan silindi, 750 binden fazla insan yurtlarından koparıldı. Bugün bilinmelidir ki Nekbe, kronolojik bir takvimde yaşanıp bitmiş eski bir hüzün değildir. Her gün biçim değiştirerek derinleşen kesintisiz bir imha politikasıdır. Toprakları duvarlarla, tel örgülerle bölünen bu mahzun insanlar, bugün zalim bir apartheid rejiminin pençesinde nefessiz bırakılmaktadır. Evleri buldozerlerle başlarına yıkılan, asırlık zeytin ağaçları sökülen Filistinliler, sistematik bir tecritle karşı karşıyadır. Hele ki Gazze Şeridi, yıllardır süren boğucu kuşatmanın ardından, bugün artık trajedi kelimesinin bile taşıyamayacağı bir soykırıma sahne olmaktadır. Hastanelerin, okulların yerle bir edildiği, bebeklerin açlıktan öldüğü bu vahşet, ekranlardan tüm dünyanın gözü önünde canlı yayınla akmaktadır.
İşte tam bu noktada, kalbi feryat eden Filistin, sessizliğe gömülmüş İslam ümmetine ve onun her bir ferdine tarihi bir sorumluluk haykırmaktadır. Filistin davası alelade bir toprak parçası değil; ilk kıblemiz Mescid-i Aksa’nın, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Miraç’a yükseldiği mübarek beldenin ve insanlık vicdanının merkez üssüdür. Gazze’de anneler evlatlarının paramparça olmuş bedenlerini beyaz kefenlere sararken susmak, zalimin zulmünü onaylamaktır. Ümmetin artık içi boş kınama mesajlarından ve eyleme dönüşmeyen gözyaşlarından sıyrılması farzdır. Saldırganlığı durduracak maddi ve manevi gücü birleştirmek, boykotu hayatın merkezine koymak ve işgalcileri titretecek somut adımları atmak her Müslümanın borcudur. Filistin halkı özgürlüğünü ve şerefli geri dönüş hakkını almadıkça insanlığın vicdanı hiçbir zaman huzur bulamayacaktır.