Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

Dijital savaşın yeni araçları

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

İran gibi ideolojik temellere dayalı, kapalı ve güvenlik odaklı bir rejimin içine sızmanın insani yollarla ne kadar zor olduğu tarihsel bir gerçektir. Sahadaki casuslar, çift taraflı ajanlar veya yerel işbirlikçilerle yürütülen geleneksel istihbarat faaliyetleri (HUMINT), bu tür katı yapılarda her zaman yüksek risk ve düşük verimlilikle maluldür. Ancak bugün tanıklık ettiğimiz baş döndürücü gelişmeler, meselenin artık sadece "insan faktörü" olmadığını, casusluk zanaatının kabuk değiştirdiğini kanıtlıyor. Asıl tehdit; artık insanları, onların verilerini ve en mahrem davranış kalıplarını saniyeler içinde analiz etme yeteneğine sahip olan devasa teknolojik sistemlere teslim olmaktır. Bu verilerin toplandığı, işlendiği ve birer silaha dönüştürüldüğü adres ise bellidir: Amerika Birleşik Devletleri ve onun teknolojik müttefiki İsrail.

Günümüzde savaş sahası artık sadece uçakların it dalaşından veya füzelerin menzilinden ibaret değil. Arka planda, fiziksel dünyadaki her hareketi dijital bir ize dönüştüren devasa bir mekanizma çalışıyor. Claude ve ChatGPT gibi karmaşık metin ve mantık analizi yapabilen yapay zekâ sistemleri, Maxar ve Planet gibi şirketlerin sağladığı santimetre hassasiyetindeki ticari uydu görüntüleri, büyük veri (Big Data) analitiği ve sınırsız işlem gücü sunan bulut altyapıları, bu yeni yüzyılın asıl stratejik silahlarıdır. Bu dijital cephanelik, yalnızca fiziksel bir yıkım hedeflemiyor; bilginin işlenme hızını başlı başına bir mühimmat haline getiriyor.

Tüm bu dijital izleri rekor sürede birleştiren Açık Kaynak İstihbaratı (OSINT) araçları, bugün en kritik yeteneği sunuyor. Bir askerin sosyal medyadaki dikkatsiz bir paylaşımından dijital harita verilerine, şifrelenmemiş telsiz kayıtlarından sivil uçuş rotalarındaki sapmalara kadar her türlü veri, algoritmalar tarafından süzülüyor. Bu durum, hedefleri saniyeler içinde belirleme ve bir sonraki hareketi henüz gerçekleşmeden tahmin etme konusunda eşsiz bir kabiliyet sağlıyor. Bu süreçte makine öğrenmesi algoritmaları, sadece "olanı" raporlamakla yetinmiyor, "olması muhtemel" olanı da matematiksel bir kesinlikle ortaya koyarak karar vericilere ezici bir stratejik üstünlük sunuyor.

Artık bir orduyu harekete geçiren emir, bazen bir uydu görüntüsündeki enkazın piksel değişiminden, bazen de bir bölgedeki internet trafiğinin veya elektrik tüketiminin anlık yoğunlaşmasından geliyor. Bu yeni doktrinde siber uzay; kara, hava, deniz ve uzayın ardından "beşinci ve en dinamik operasyon alanı" olarak konumlanıyor. Artık zaferin anahtarı, bilginin mutlak doğruluğundan ziyade, o bilgiye rakipten daha hızlı ulaşmak ve onu eyleme dökebilmekte gizli. Hızın mutlak güç olduğu bir çağda, dijital hantallık en büyük bozgun sebebi haline geliyor.

İran gibi kapalı devre sistemlere ve dış dünyaya karşı izole olduğu varsayılan bir aktörün dahi bu denli "delik deşik" edilebilmesi, küresel ölçekteki o meşhur "güvenlik illüzyonunu" tamamen deşifre etmektedir. Eğer istihbari sızmalar ve teknolojik müdahaleler bu denli korunaklı kalelere dahi sızabiliorsa; kapıları dünyaya sonuna kadar açık olan Arap ve Müslüman ülkelerin durumu çok daha vahimdir. Hatta yazılım ekosistemi, donanım tedariki ve bulut depolama noktasında teknolojik olarak ABD’ye "göbekten bağlı" olan Avrupa’nın durumu bile kritik bir kırılganlık içermektedir.

Bu tablo, sınırların fiziksel anlamını yitirdiği ve coğrafi mesafelerin algoritmik bir hızla sıfırlandığı devasa bir istihbari nüfuz alanının içinde yaşadığımızı gösteriyor. Farkında olmasak da modern devletler, kullandıkları işletim sistemlerinden cebimizdeki akıllı cihazlara kadar her veri noktasında bu görünmez ağın birer "düğümü" haline gelmiştir. Dünyanın geri kalanı, bu devasa veri setlerini işleme kabiliyetine sahip olan ana gücün önünde, her türlü mahremiyetin ve stratejik sırrın şeffaflaştığı savunmasız bir sergi alanı gibidir.

Bu yeni düzende egemenlik, artık sadece toprak bütünlüğü veya askeri personelin niceliği ile ölçülmüyor. Bir ülkenin gerçek bağımsızlığı, kendi verisini ne kadar koruyabildiği ve hangi dijital ekosistemin parçası olduğu ile doğru orantılıdır. Kendi işlemcisini tasarlayamayan, kendi milli şifreleme algoritmalarını kurgulayamayan ve vatandaşının en basit dijital izlerini dahi okyanus ötesi sunucularda saklayan yapılar, stratejik özerkliklerini sadece kâğıt üzerinde bırakmaktadır. Savunma sanayiindeki "yerlilik" kavramı artık sadece İHA üretmekten ibaret değildir; asıl cephe "Veri Egemenliği"dir.

Teknolojik bağımlılık, bugün bir milletin en yumuşak karnıdır. Bir devletin en mahrem askeri kararları veya ekonomik hamleleri, daha uygulamaya konulmadan yapay zekâ analizleri ve uydu verileriyle öngörülebilir hale gelmişse, o devletin "sürpriz etkisi" ortadan kalkmış demektir. Burada sormamız gereken sorular var: Bu teknolojik araçlar İran ve Hizbullah gibi sofistike yapılar üzerinde bu kadar etkiliyken, neden Yemen’deki Husiler karşısında aynı cerrahi başarıyı gösteremiyor? Bu durum sadece Husilerin sarp coğrafi yapısından mı kaynaklanıyor, yoksa onların dijital altyapıya olan bağımlılıklarının azlığı ve analog kalma dirençlerinden mi?

Benzer şekilde Rusya, Batı’nın bu dijital kuşatmasından gerçekten kurtulabildi mi? Yoksa sadece saldırıların yöntemleri mi değişti? Rusya’nın kendi internet altyapısını (Runet) kurma çabaları veya Çin’in "Büyük Güvenlik Duvarı" stratejisi, bu dijital panoptikondan kaçış için yeterli mi? Neredeyse tüm dünya, işletim sistemlerinden uydulara kadar tek bir hâkim teknolojik sistem içinde yaşarken, bu sistemin dışına çıkıp bağımsız altyapılar kurma konusunda neden yeterince ciddi bir irade görülmüyor? Gerçek şu ki, elinizde dünyanın en güçlü nükleer füzesi olsa bile, o füzeyi yöneten veri akışı ve yazılım altyapısı başkasının kontrolündeyse, o silah üzerinde gerçek bir egemenliğiniz yoktur.

Bugün yapılması gereken, Batı merkezli teknoloji altyapısına olan hayati bağımlılığı azaltacak gerçek ve yerli alternatifler üretmektir. Yerel şifreli haberleşme ağları, ulusal yapay zekâ platformları ve bağımsız veri merkezleri kurmak artık bir ulusal beka meselesidir. Çin ve Rusya bu yolda devasa yatırımlarla ilerlemeye çalışsa da, bu süreç oldukça zorlu, maliyetli ve stratejik sabır gerektiren bir yolculuktur. Sonuç olarak mesele sadece bir devletin zayıflığı değil, dünyanın dijital olarak ne kadar savunmasız hale geldiğidir. Önümüzdeki yüzyılda güvenlik dijital olacaktır. Teknolojik egemenliğini kazanamayan ülkeler, ne kadar askeri güce sahip olurlarsa olsunlar, her zaman birilerinin "açık hedefi" olmaya mahkûm kalacaklardır.

Yazarın Diğer Yazıları