Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

Dışlamacı dindarlık ve tekfircilik

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

Dışlamacı dindarlık, İslam’ın tarihsel süreçte inşa ettiği kuşatıcı, akılcı ve ahlak merkezli medeniyet tasavvurunun aksine, dini sadece belirli kalıplara, lafızlara ve siyasi ideolojilere hapseden bir zihniyeti ifade eder. Bu anlayışın en somut ve tehlikeli tezahürü olan “tekfir”, yani kendisi gibi inanmayan veya düşünmeyen Müslümanı İslam dairesinden çıkarma eylemi, sadece bireysel bir yargı değil, toplumsal birliği parçalayan bir yıkım projesidir. Günümüzde İslam, ne yazık ki bu nevzuhur, metin merkezli ve bağlamından koparılmış "yeni harici" hareketlerle özdeşleştirilmek istenmektedir. Oysa İslam’ın ana yolu (cadde-i kübra), adaleti, merhameti ve şefkati merkeze alarak insan onurunu korumayı esas alır.

Dışlamacı dindarlığın temel karakteristiği, dini kavramları (cihat, şehit, mümin, şirk, tevhit vb.) tarihsel ve ıstılahi bağlamından koparıp ideolojik birer silah haline getirmesidir. Bu zihniyet, “hakikatin tekeli” bende anlayışıyla hareket ederek, kendisi dışındaki her türlü yorumu “küfür” veya “dalâlet” olarak yaftalar. Özellikle Mâtürîdîlik ve Eş’arâlik gibi Ehl-i Sünnet ana damarının savunduğu “Ehl-i kıble tekfir edilemez” ilkesini görmezden gelerek, ameli imanın bir parçası sayarlar. Bu radikal yaklaşım, en küçük bir günah işleyeni veya kendileriyle aynı siyasi-itikadi tavrı takınmayanı İslam dışı ilan eder. Bu durum, İslam’ın “kolaylaştırma”  ve “müjdeleme” prensibine aykırı olduğu gibi, dini bir baskı aracına dönüştürerek insanların İslam'ın rahmetinden uzaklaşmasına neden olur.

Tekfircilik sadece teorik bir tartışma alanı değil, Müslüman birey ve toplum hayatında onarılması güç itikadi ve hukuki yaralar açan bir eylemdir. İtikadi boyutta tekfir, bir Müslümanı İslam kardeşliğinden koparmak demektir ki bizzat Hz. Peygamber (s.a.v), bir mümine “kâfir” diyenin bu sıfatı kendisine döndüreceği uyarısında bulunmuştur. Bu zihniyet, kalpteki imanı değil, dış görünüşü ve şekilsel amelleri yargılayarak Allah’ın yetki alanına (kalpleri bilme) müdahale eder. Şüphe ve ihtimal üzerine hüküm kurmak, İslam hukukunun “yakîn (kesin bilgi) şüphe ile zail olmaz” kaidesini yerle bir eder. Oysa İslam, bir insanın içinde “zerre kadar iman” varsa onu kurtarmanın yollarını aramayı emreder.

Hukuki sonuçlar ise çok daha trajiktir. Bir kimsenin tekfir edilmesi, o kişinin Müslüman toplumu içindeki tüm medeni haklarının sarsılmasına yol açar. Geleneksel fıkhi yorumlarda ve radikal grupların uygulamalarında; kâfir ilan edilen kişinin evliliği düşer, çocukları üzerindeki velayet hakkı sonlanır, mirastan mahrum bırakılır ve öldüğünde cenaze namazı kılınmayarak Müslüman mezarlığına defnedilmez. Daha da vahimi, bu dışlamacı dil, haksız yere dökülen Müslüman kanına kılıf uydurur; kişinin can ve mal emniyetini ortadan kaldırır. Bu hukuksuzluk, toplumda nefret tohumları ekerken, İslam coğrafyasını etnik ve mezhepsel çatışmaların merkezi haline getirir.

Bugün yapılması gereken, Ebu Hanife’nin “kıble ehlini tekfir etmeme” titizliğini ve Yunus Emre’nin “gönüller yapmaya geldim” düsturunu yeniden canlandırmaktır. Bilgi eksikliği ve usul bilmezlikten beslenen tekfirci dile karşı; kuşatıcı, eğitim merkezli ve hikmet odaklı bir din dili inşa etmek bir zorunluluktur. Müslümanların birliği, farklılıkları küfür saymakla değil, ortak inanç zemininde rahmet olarak görmekle mümkündür. İslam'ın geleceği, bu dışlamacı karanlıktan sıyrılıp medeniyet kurucu vasat (orta yol) anlayışa dönmekte gizlidir.

Yazarın Diğer Yazıları