Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

İran, ABD'nin Yeni Vietnam'ı mı olacaktır?

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü askeri tırmanış, 28 Mart 2026 itibarıyla Washington için ucu görünmeyen, her adımı bir önceki hatayı besleyen stratejik bir labirente dönüşmüş durumda. Bölgedeki askeri ve siyasi uzmanların üzerinde ittifak ettiği temel gerçek şu: Amerika Birleşik Devletleri, karşısında net bir çıkış stratejisi olmayan, kendisinden askeri olarak "zayıf" görünse de direnç kapasitesi ve asimetrik yanıt verme yeteneği son derece yüksek bir bölgesel güçle karşı karşıya. Bu tablo, akıllara Amerikan tarihinin en büyük hüsranları olan Vietnam, Irak ve Afganistan bataklıklarını getiriyor. Ancak bu kez riskler, sadece askeri ve insani kayıplarla sınırlı değil; küresel enerji piyasalarını ve dolayısıyla dünya ekonomisini kökten sarsacak bir "ekonomik kıyamet" potansiyeli taşıyor.

Washington ve Tel Aviv’in sergilediği bu stratejik körlük, sadece bölgesel bir çatışmayı değil, küresel ekonominin adeta şah damarını kesme riskini de beraberinde getiriyor. Uzmanlar, bu haksız ve hukuksuz tırmanışın enerji piyasalarında yaratacağı sarsıntıyı son derece somut ve korkutucu örneklerle ortaya koyuyor. Bu kriz, artık sadece Pentagon’un haritalarında bir operasyon dosyası değil; dünya genelinde her evin mutfağına, her fabrikanın çarkına ve her bireyin cüzdanına dokunacak devasa bir ekonomik deprem niteliğinde.

Bu depremin merkez üssü ise şüphesiz Hürmüz Boğazı’dır. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık %20’sinin geçtiği bu dar suyolu, Tahran’ın elindeki en stratejik koz olarak duruyor. Askeri uzmanların uyarısı net: Sadece tek bir tanker baskını veya boğazın kısa süreliğine mayınlanması bile, varil başına petrol fiyatlarını bir gecede 150-200 dolar bandının üzerine taşıyabilir. Böylesi bir fiyat sıçraması, küresel ölçekte kontrol edilemez bir enflasyon şokunu tetikleyerek gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ekonomileri felç etme kapasitesine sahiptir. Amerika’nın iç siyasetindeki dengelerden, Avrupa’nın sanayi üretimine kadar her şey bu dar su yolundaki sükûnete bağlı.

Bir diğer kritik hedef olan Harg Adası ve çevresindeki üretim tesisleri ise küresel arz güvenliğinin kilit taşlarıdır. İran’ın petrol ihracatının ana üssü olan bu bölgeye yapılacak bir saldırı, domino etkisiyle tüm piyasaları vuracaktır. Geçmişte Suudi Arabistan’ın Abkayk (Abqaiq) tesislerine yapılan İHA saldırılarının, dünya üretiminin %5’ini bir anda devre dışı bıraktığı hala hafızalardayken, İran sahalarına yapılacak kapsamlı bir müdahalenin enerji borsalarında yaratacağı "tsunami" etkisi öngörülemez boyutlara ulaşabilir. Risk sadece petrolle de sınırlı değil; doğalgaz tedarik zinciri de büyük bir tehdit altında. Özellikle Katar ve İran’ın ortak kullandığı dünyanın en büyük gaz sahası olan Güney Pars'ın savaşın merkezinde kalması, Avrupa ve Asya’ya giden sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) sevkiyatını durma noktasına getirebilir. Bu senaryonun gerçekleşmesi durumunda, sanayi üretiminden ısınmaya kadar her alanda küresel bir enerji kıtlığı kaçınılmaz olacaktır.

Askeri strateji dünyasında her zaman "en çok silaha sahip olan" kazanmaz; bazen sadece "ayakta kalan" galip sayılır. Mevcut güç dengesizliğinin paradoksal bir şekilde İran’ın lehine işleyebileceği gerçeği, Washington’ın devasa askeri makinesinin neden Tahran karşısında patinaj yaptığını özetliyor. Konvansiyonel bir savaşta ABD ve İsrail’in ateş gücü tartışılmaz olsa da, İran’ın "zafer" tanımı Amerikan ordusununkinden çok farklı. Tahran yönetimi için cephede mutlak bir imha gerekmiyor; sadece iktidarını koruyarak, rejimin sürekliliğini sağlayarak ve küresel petrol piyasalarına stratejik darbeler indirerek dünya kamuoyuna "zafer" ilan edebilir. Bu durum, ABD’nin Vietnam ve Afganistan’da yaşadığı "kazanırken kaybetme" sendromunun çok daha tehlikeli bir versiyonudur.

Donald Trump’ın gerilimi düşürmek ve müzakereye kapı aralamak amacıyla ilan ettiği 10 günlük "ara", aslında Amerikan gücünün sınırlarının ifşasıdır. Beyaz Saray’ın, İran’ın enerji altyapısına saldırmaktan şimdilik kaçınması, Tahran’ın elindeki "enerji kartının" Washington üzerinde ne kadar büyük bir baskı kurduğunun kanıtıdır. Trump, saldırgan retoriğine rağmen, küresel ekonomiyi ateşe atacak bir hamlenin siyasi faturasını ödemekten çekiniyor. Şu an gelinen noktada Trump, Tahran’ın kendisini büyük bir ustalıkla içine çektiği bu karmaşık satranç oyunundan nasıl çıkacağını kara kara düşünmek zorunda.

Trump yönetimi için karar masası, her biri bir öncekinden daha maliyetli dört seçenekle çevrelenmiş durumda. İlk seçenek olan diyalog, güven bunalımı ve geçmişteki anlaşmaların ihlal edilmiş olması nedeniyle masada sadece bir "hayalet" olarak duruyor. İkinci seçenek olan geri çekilme, Hürmüz Boğazı'nın anahtarını ve küresel enerji koridorunun tapusunu tamamen İran’a teslim etmek anlamına gelecektir ki bu, Amerikan hegemonyasının Ortadoğu’daki nihai sonu demektir. Üçüncü yol olan yıpratma savaşı, İran’ın kapasitesini törpülese de asla kesin bir zafer getirmeyecek, aksine ABD için ucu açık bir mali bataklık yaratacaktır. En tehlikeli yol olan topyekûn tırmanma ise, özellikle İsfahan’daki yer altı nükleer tesislerine yönelik bir operasyonla başlayacak ve on binlerce İran askeriyle doğrudan, kanlı bir kara harekatını kaçınılmaz kılacaktır.

Washington ve Tel Aviv’in bir diğer "kartı" olan İran içindeki etnik grupları (Kürtler, Beluçlar vb.) silahlandırma stratejisi, aslında iki ucu keskin bir bıçaktır. Bu "böl ve yönet" hamlesi, Türkiye ve Pakistan gibi, sınır güvenliği ve toprak bütünlüğü konusunda kırmızıçizgileri olan bölgesel güçleri de doğrudan müdahil olmaya zorlayacaktır. Bu durum, ABD için kontrol edilemez bir "stratejik kâbus" ve çok taraflı bir bölgesel savaş anlamına gelecektir. Öte yandan, "Hamaney sonrası rejim çöker" beklentisi de boşa çıkmış; dış tehdit, rejim içindeki "sertlik yanlısı" kanadı daha da konsolide etmiştir.

Bugün gelinen noktada, en gerçekçi ve rasyonel çıkış yolu; Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’ın başını çektiği arabuluculuk girişimleridir. Trump’ın İran’ın enerji tesislerine yönelik saldırı mühletini uzatması, aslında kapalı kapılar ardındaki bu diplomasi trafiğinin bir sonucudur. Washington’ın "temel askeri hedeflerine ulaştığını" ilan ederek itibarını koruyacağı bir geri çekilme formülü, masadaki tek mantıklı yoldur. Aksi takdirde, Netanyahu’nun Trump’ı Hürmüz’de bir maceraya itmesi, dünya ekonomisi için geri dönülemez bir yıkımı tetikleyecektir. Unutulmamalıdır ki; İran’ın füzelerinin %90’ı engellense bile, sızacak olan %10’luk bir kısım, Hürmüz’deki trafiği durdurmaya ve küresel piyasaları alt üst etmeye fazlasıyla yetecektir. Bu risk, Washington’ın "mutlak güç" illüzyonunun sonudur.

Yazarın Diğer Yazıları