Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

Mağlûbiyetten mahkûmiyete…

Prof. Dr. Ramazan Altıntaş

18. yüzyılın o rüzgârlı sabahlarında, Devlet-i Âliye-i Osmaniye’nin burçlarından düşen her taş, sadece bir toprağın kaybı değil, bir ruhun sarsılışıydı. Mağlubiyetin o ağır gölgesi üzerimize çöktüğünde, sadece silahlarımız değil, özgüvenimiz de kırıldı. O günden sonra bakışlar, şifayı kendi kalbinde aramak yerine, kendisini yaralayan Batı’nın parıltılı ama soğuk aynasına çevirdi. İşte bu, bir medeniyetin kendi özüne yaktığı uzun ve sessiz bir ağıtın başlangıcıydı.

Aydın kesimin koridorlarında yankılanan “ya garplılaşırız ya mahvoluruz” nidası, aslında bir teslimiyetin hüzünlü itirafıydı. Batı’yı “gülü ve dikeniyle” bir bütün olarak kabul etme mecburiyeti, kendi bahçemizin çiçeklerini hoyratça koparmak demekti. “İlerlemecilik/terakki nazariyesi” adı altında servis edilen o soğuk mantık, bin yıllık mukaddesatı “gerilik/gericilik” yaftasıyla bir kenara itti. Gönül dünyamızı aydınlatan vahyî hakikatler, Freud’un veya Jung’un dehlizlerinde “marazî bir psikoloji” olarak tarif edilirken, aslında insanımızın ruhu laboratuvar masasına yatırılıyordu.

Bu süreçte en derin yara, biyolojik materyalizmin bir meyvesi olan evrim nazariyesinin, toplumsal bir din gibi dayatılmasıyla açıldı. Darwin’in “doğal seleksiyon”  fikri, sadece biyolojik bir tartışma olarak kalmadı; merhametin yerine gücü, şefkatin yerine çatışmayı koyan bir “Sosyal Darwinizm” canavarına dönüştü. “Güçlü olan zayıfı yok eder” ilkesi, insanlığın fıtratına nakşedilmiş olan yardımlaşma ve adalet duygusuna sürülen kara bir lekeydi. Bu anlayışla, zayıf olan “yük” sayıldı, mazlum olan “elenmesi gereken” bir unsur olarak görüldü.

Hitler’in üstün ırk hayallerinden, emperyalist güçlerin “doğu/İslâm toplumlarını adam etme” bahanesiyle sömürgeleştirip döktüğü kanlara kadar her trajedinin altında bu karanlık fikir yatmaktadır. Bugün Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Keşmir’de, Arakan’da ve dünyanın pek çok mazlum coğrafyasında akıtılan kan ve yaşlar, aslında bu “güçlü olan haklıdır” mantığının birer neticesidir. Demokrasi ve barış vaatleriyle gelenlerin, arkalarında bıraktığı tek şey yıkım ve gözyaşı oldu. Oysa biliyoruz ki, kâinatta hüküm süren asıl yasa vahşet değil, muazzam bir hidayet ve adalettir. Allah, en küçük karıncadan en büyük canlıya kadar her birine rızkını ve yolunu tayin etmiş, gücü, hakka hizmet etsin diye vermiştir. Şimdi, genetik müdahalelerin ve biyolojik silahların gölgesinde yeni bir yüzyıla bakıyoruz. Eğer insanı sadece bir gen diziliminden ibaret görür, onun ilahî nefesini ve onurunu unutursak, trajedi kaldığı yerden devam edecektir. Modern zamanların bu soğuk ve ruhsuz kuşatmasından kurtulmanın yolu, yine kendi "mahiyet-i rûhumuz"a dönmekten geçer. İhtiyacımız olan şey, laboratuvarlarda üretilmiş soğuk teoriler değil, temeli şefkat, merhamet ve insana saygıya dayalı bir gönül dilidir. İnsanı yine insana karşı koruyacak olan şey, sadece teknik üstünlük değil, vicdanın o hiç sönmeyen ışığıdır. Bu ağıtı dindirecek olan, gücün önünde diz çökenler değil, hakkın önünde eğilen başlardır.

Netice itibariyle, Batı’nın tekniğiyle birlikte ruhunu da teslim almayı gaye edinen terakki/ilerlemecilik cereyanı, bizleri merhametten yoksun bir yarışın pençesine bırakmıştır. Pozitivist kabullerin doğurduğu bu çarpık haklılık anlayışı, bugün dökülen kanın ve örselenen insanlık onurunun asıl müsebbibidir. Kâinat, vahşi bir seleksiyonun değil, ilahî adaletin tecelligâhıdır. Kurtuluş; varlığı biyolojik bir yığın gören materyalist nazariyelerde değil, şefkat üzerine inşa edilmiş bir gönül medeniyetine dönmekte gizlidir.

Yazarın Diğer Yazıları