Dr. Dursun Gizli

Duraklayan nüfus bir imparatorluğu çökertmişti

Dr. Dursun Gizli

Türkiye’nin açıklanan yeni nüfusu, artık genç nüfusa sahip olmadığımızı ve nüfus artış hızımızın durma noktasına geldiğini gösterdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son asırlarında da nüfusumuz artmamış, bu yüzden savaşları ve bir imparatorluğu kaybetmiştik.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'dan teknolojik olarak geri kalması ve bu yüzden savaşlarda mağlup olup topraklarımızı kaybettiğimiz hep anlatılır. Ancak üzerinde fazlaca durulmayan önemli bir husus ise Osmanlı Devleti'nin özellikle Rusya'ya karşı savaşları kaybetmesinde teknolojik geriliği kadar nüfus olarak da Ruslardan geri kalmasının önemli bir rolü olduğudur.

Türkiye’nin açıklanan yeni nüfus verileri, artık genç nüfusa sahip bir ülke olmaktan hızla uzaklaştığımızı gösteriyor. Nüfus artış hızımız düşüyor, toplum giderek yaşlanıyor. Oysa tarih boyunca devletlerin kaderini belirleyen en önemli unsurlardan biri genç ve üretken nüfus olmuştur.

Büyük ordular kurabilmek, ekonomiyi büyütebilmek, üretimi artırabilmek ve devlet gücünü koruyabilmek için güçlü bir nüfus yapısı hayati öneme sahiptir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme dönemi anlatılırken çoğu zaman sadece Avrupa karşısındaki teknolojik geri kalmışlık üzerinde durulur. Şüphesiz sanayi devrimini kaçırmak Osmanlı açısından büyük bir dezavantajdı. Ancak çoğu zaman göz ardı edilen başka bir gerçek daha vardı: Osmanlı Devleti, özellikle son iki asrında rakiplerine karşı nüfus üstünlüğünü kaybetmişti.

Aslında Osmanlı Beyliği’nin kısa sürede büyük bir imparatorluğa dönüşmesinde nüfusun önemli bir payı vardı. Osmanlı, kuruluş ve yükseliş dönemlerinde Avrupa’daki birçok devletten daha fazla nüfusa sahipti. Genç ve dinamik nüfus sayesinde büyük ordular kurulabiliyor, fethedilen bölgelerde üretim devam ettirilebiliyor ve devletin askerî gücü beslenebiliyordu. Bu nüfus gücü sayesinde Osmanlı Devleti üç kıtaya yayılarak yaklaşık 10 milyon kilometrekarelik devasa bir coğrafyaya hükmetmişti.

Fakat 17. yüzyıldan itibaren dengeler değişmeye başladı.

Osmanlı nüfusu uzun süre büyük bir artış göstermezken Avrupa’nın nüfusu hızla yükseldi. Tarihçi Charles Issawi’nin dikkat çektiği gibi, 17. yüzyılın başlarında Osmanlı nüfusu Avrupa nüfusunun yaklaşık altıda biri seviyesindeyken, iki asır sonra bu oran onda bire kadar gerilemişti.

Avrupa’da yaşanan nüfus artışının birçok sebebi vardı. 18. yüzyıldan itibaren tarımsal üretimin gelişmesi, yeni ürünlerin ekilmeye başlanması, taşımacılığın ilerlemesi, daha fazla toprağın işlenmesi ve salgın hastalıkların azalması ölüm oranlarını ciddi şekilde düşürdü. Halk sağlığı önlemlerinin gelişmesiyle birlikte ortalama yaşam süresi de arttı. 1750-1850 yılları arasında Fransa’da insan ömrü 28’den 34’e, İngiltere’de 37’den 40’a, İsveç’te ise 37’den 43’e yükseldi.

Ayrıca Avrupa devletlerinin sömürgelerden elde ettiği ekonomik güç de nüfus artışını destekledi. Artan nüfus sayesinde sanayileşen Avrupa ucuz iş gücü buldu, fabrikalar büyüdü ve ordular daha kalabalık hâle geldi.

Duraklayan nüfus bir imparatorluğu çökertmişti

Bu değişimin Osmanlı açısından en ağır sonucu ise Rusya karşısında ortaya çıktı.

17.    yüzyılın sonlarından itibaren Çar Petro ile birlikte güç kazanan Rusya’nın nüfusu hızla arttı.

1500’lü yıllarda yaklaşık 6 milyon olan Rus nüfusu, 1600’lerde 13 milyona, 1800’lerde 40 milyona, 1871’de ise yaklaşık 90 milyona ulaşmıştı. Osmanlı nüfusu ise aynı dönemde büyük ölçüde yerinde sayıyordu. 

Nüfus farkı savaş meydanlarına da doğrudan yansıdı. 1700’lü yıllarda Rusya yaklaşık 32 bin asker çıkarabilirken, artan nüfusuyla birlikte 19. yüzyılda yüz binlerce kişilik ordular kurabilecek güce ulaştı. 1871 yılına gelindiğinde Rus ordusunun mevcudu yaklaşık 750 bine ulaşmıştı. Osmanlı ordusu ise aynı dönemde yaklaşık 300 bin kişilik bir güce erişebilmişti.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, yani 93 Harbi sırasında Rusya yalnızca teknolojik olarak değil, nüfus bakımından da büyük üstünlüğe sahipti. Prut Savaşı döneminde Osmanlı’dan daha az nüfusa sahip olan Rusya, 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Osmanlı’dan üç-dört kat daha kalabalık hâle gelmişti. Daha fazla asker çıkarabiliyor, kayıplarını daha kolay telafi edebiliyordu. Nitekim 93 Harbi’nde Rus orduları Yeşilköy’e kadar ilerledi ve Osmanlı Devleti ağır bir darbe aldı.

Birinci Dünya Savaşı başladığında tablo Osmanlı açısından daha da ağırlaşmıştı. Rusya’nın nüfusu yaklaşık 175 milyona ulaşmıştı ve savaşta 12 milyon askerlik devasa bir ordu çıkarabilmişlerdi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfusu ise yaklaşık 22 milyondu. Tarihinin en büyük seferberliğini yapmasına rağmen Osmanlı ordusu yaklaşık 2 milyon 750 bin kişilik bir kuvvet oluşturabilmişti.

Duraklayan nüfus bir imparatorluğu çökertmişti

Kısacası Osmanlı’nın son döneminde yalnızca teknoloji değil, nüfus dengesi de devletin aleyhine dönmüştü. Artmayan nüfus ekonomiyi zayıflatmış, üretimi düşürmüş, asker kaynağını azaltmış ve milyonlarca kilometrekarelik toprakların kaybedilmesinde önemli rol oynamıştı.

Osmanlı Devleti nüfus meselesine büyük önem verirdi. “Tahrir” adı verilen sayımlarla vergi nüfusu ayrıntılı şekilde kayıt altına alınırdı. Bu iş için güvenilir “tahrir eminleri” görevlendirilirdi. Köyler, araziler, hayvanlar ve vergi kaynakları tek tek kayda geçirilirdi. Hatta aşiretler yaylalara çıkarken koyun ve keçiler bile sayılırdı. Çünkü devlet, güçlü ekonominin ve güçlü ordunun ancak sağlıklı bir nüfus yapısıyla mümkün olacağını biliyordu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında da aynı hassasiyet devam etti. Balkan Harbi, Trablusgarp Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi nedeniyle Anadolu’nun nüfusu ciddi şekilde azalmıştı. Bu nedenle genç Cumhuriyet nüfus artışını teşvik eden politikalar uyguladı. Gazetelerde çok çocuklu ailelerin fotoğrafları yayımlanıyor, Avrupa’daki nüfus artışı örnek gösteriliyor ve nüfusun devletin geleceği için taşıdığı önem anlatılıyordu.

Bu politikaların sonucu kısa sürede görüldü. 1927 yılında 13.6 milyon olan Türkiye nüfusu, 1940 yılında 17.8 milyona ulaştı.

Bugün ise Türkiye yeniden kritik bir döneme girmiş durumda. Doğurganlık oranları düşüyor, genç nüfus azalıyor ve toplum giderek yaşlanıyor. Oysa mesele yalnızca nüfusun kaç milyon olduğu değildir. Asıl mesele; üreten, çalışan, savunan ve geleceği taşıyacak genç nüfusun korunabilmesidir.

Tarih bize çok açık bir gerçeği göstermektedir: Nüfusunu kaybeden devletler, zamanla gücünü de kaybeder.

Yazarın Diğer Yazıları