Dr. Dursun Gizli

İran'ı anlamak için Şah Abbas'a bakmak gerekir

Dr. Dursun Gizli

İran’ı anlamak için bugüne değil, tarihe bakmak gerekir. Çünkü İran dış politikasında aktörler değişmiş olsa da belirli stratejik reflekslerin sürekliliğinden söz etmek mümkündür.

Antlaşmaları gerektiğinde esnetmek, rakip güçleri birbirine karşı denge unsuru olarak kullanmak, müzakereleri sabırla uzatarak zaman kazanmak ve nihayetinde süreci kendi lehine çevirmek… Bu yöntemler yeni değildir. İran’ın diplomatik hafızasında köklü bir geçmişe sahiptir.

Tarih boyunca farklı milletlerin yönettiği İran’da dış politika fazla değişmemiştir. Daha önce imzaladıkları antlaşmaları gerektiğinde önemsiz hâle getirip rakip milletlerin dengeleyici güçlerini birbirlerine karşı kullanan, sabırla müzakereleri uzatıp zaman kazanan, böylece karşısındaki muhatabını ikrah ettirerek meseleleri kendi lehine çözmeye çalışan bir dış politika anlayışı tarihten günümüze kadar gelmiştir

Yıllardır ABD tehdidi altında bulunan İran, zaman zaman bütün dünyayı şaşırtan dış politika hamleleri yapmaktadır. Ortadoğu ülkeleri Washington’ı frenlemeye çalışırken, İran çoğu kez bu çabaların açtığı diplomatik alanı kullanarak zaman kazanır. Arabulucular devre dışı kalır; süreç doğrudan Amerikalılarla yürütülür.

ABD’li stratejistlerin bir kısmına göre İran’la müzakere iyi niyetle değil, iyi tasarımla yönetilebilir. Mesele güven üretmek değil; karşı tarafın manevra alanını daraltacak bir müzakere mimarisi kurmaktır. Bu yaklaşımın tarihsel arka planı vardır.

İran'ı anlamak için Şah Abbas'a bakmak gerekir

Şah Abbas (1.Abbas)

BASRA KÖRFEZİ’NDE DENGE SİYASETİ

1587’de tahta çıkan Şah Abbas döneminde Safevi Devleti yeniden güç kazanmaya başladı. 1603–1629 yılları arasında İran, dünya ticaret yollarında etkin bir aktör hâline gelmeye çalıştı. Asıl hedeflerden biri de Osmanlı İmparatorluğu’nu ekonomik açıdan zayıflatmaktı.

Şah Abbas’ın stratejisi açıktı: Basra Körfezi’ne hâkim olmak ve ticaret yollarını Osmanlı güzergâhından uzaklaştırmak.

Bu sırada Hint ticaretinde etkili olan Portekizliler ve İspanyolların yerini İngilizler ve Hollandalılar almaya başlamıştı. İran, yeni yükselen güçlere imtiyazlar vererek ticareti doğrudan kendi limanlarına yönlendirmeye çalıştı.

1602’de Bahreyn ele geçirildi. 1622’de İngiliz donanmasının desteğiyle Hürmüz, Portekizlilerden alındı. 108 yıldır Portekiz kontrolünde olan bu stratejik ada böylece İran’ın eline geçti. Ardından Gamrun İskelesi imar edildi ve Şah Abbas’ın adına izafeten “Bender Abbas” olarak anılmaya başlandı.

Hürmüz bilinçli olarak zayıflatıldı; ticaret yeni kurulan limana kaydırıldı. Bu sadece askerî bir başarı değil, ekonomik bir yön değiştirme hamlesiydi. İpek Yolu güzergâhı fiilen İran kontrolüne çekilmeye çalışılıyordu.

Ancak dikkat çekici olan şudur: İran, gerektiğinde savaşmış; gerektiğinde ise pragmatik davranmıştır. Portekizliler Kişm Adası’nı yeniden ele geçirdiğinde, Safeviler adayı tekrar savaşla almak yerine kullanım karşılığında haraç ödemeyi kabul etmişlerdir. Yani strateji mutlak ideolojik değil, faydacıydı.

Avrupa güçleri arasındaki savaşlar bölgedeki dengeleri değiştirdi. Hollandalılar uzun süre İran’da rahat hareket etti. İngiliz rekabetinin ortadan kalkması İran’ın manevra alanını daraltmıştı. Denge unsuru kaybolduğunda pazarlık gücü de zayıflıyordu.

Bu örnek bile İran dış politikasının temel bir ilkesini gösterir: Tek bir güce yaslanmak değil, güçleri birbirine karşı kullanmak.

Bugün İran’ın ABD ile yürüttüğü müzakere süreçlerine bakıldığında tarihsel bir devamlılık görmek mümkündür: sabır, zaman kazanma, denge siyaseti ve doğrudan temas.

Bu nedenle İran’la müzakere edenler için mesele iyi niyet değil; iyi tasarlanmış bir stratejidir. Aksi takdirde süreç uzar, karşı taraf yorulur ve oyun İran’ın kurduğu zeminde oynanır.
İran’ı anlamak isteyenler için Basra Körfezi’ndeki 17. yüzyıl mücadelesi hâlâ öğreticidir. Çünkü aktörler değişse de diplomatik hafıza yaşamaya devam etmektedir.

Yazarın Diğer Yazıları