Tanır mıydım onu, bilir miydim adını sanını, kimdi neciydi? Resmini gördüm bir ölüm ilanıyla eski bir gazetenin son sayfasında, kalan son boşluğu doldurmuş, iğreti ve emaneten iliştirilmiş gibi. Sararmış ve esrimiş bir vesikalık, dalgalı saçları, düşmüş omzuyla donuk bir ifade, ince bir sızı sarkıyor bakışlarından. “Acı Kaybımız, Hüzünlüyüz” yazıyor sadece, yırtılmış geri kalan kısmı.
Tanıdık bir yüzle birlikte tanıdık hisler de gelip sokuldu o vesikalık resimde. Belki bir otobüs durağında, geç kalınmış bir tren garında, bir sabahçı kahvesinde, bir kitapçıda rastlaşmış oluruz. Bir hastane koridorunda, aynı dualarla, biçare oturup beklemiş oluruz yan yana, kalabalık bir sokak ortasında çarpışmış “pardon” demiştir de ben umursamadan geçip gitmişimdir. Hani belki de sadece benzetmişimdir birine.
Takılıp kalmışken “Acı kaybımız, hüzünlüyüz” cümlesinin içindeki meçhule, adamın hikayesi dönüştü bendeki hüzne. Demem o ki hayattan ona kalan biraz hüzündür belki de. Abartılı, taşkın, gösterişli bir hüzün değil bu; daha çok içe çöken, sesini yükseltmeyen ama varlığını da inkâr ettirmeyen bir hâl. Ne büsbütün çekip gider ne de insanı yerle bir eder. Orada durur. Sessiz, sabırlı ve inatçı.
Büyük hesaplaşmaların insanı değildir o. Hayatla kavga ettiğini söylemez. Ama beklentileri küçümsenecek gibi değildir. Daha güzel olanın mümkün olduğuna inanır. Daha anlamlı olanın, daha sahici olanın, daha paylaşılanın… İnsan insanı gerçekten görsün istemiştir hani.
Zamanla anlamıştır ki herkes aynı derinlikte yüzmez. Herkes aynı özeni taşımaz. Ve insan, verdiğinin karşılığını bulamadıkça yorulur. O da yorulmuştur, fark ettirmeden, ses çıkarmadan.
Çevresi ondan hep bir şey beklemiştir belki de. O da çoğu zaman bu beklentileri karşılamayı kendine vazife edinmiştir. Eksik kalmamaya, yetmeye, tamamlamaya çalışır. Ne var ki insan ne kadar verirse versin, birileri için daima bir “biraz daha” vardır. Ve o “biraz daha”lar, fark edilmeden, insanın içini kemiren bir eksilmeye dönüşür.
Bir gün, çok belirgin olmayan bir anda, durup bakmıştır geçip giden ömre, kırılmıştır biraz, gerçi gürültülü bir kırılma değildir bu. İçten içe beliren bir fark ediş. Ne yaptıysa eksik bulunmuş ne verdiyse biraz daha istenmiştir. Ve en çok da olan değil, olmayan konuşulmuştur.
Peki, anlamış mıdır bunca iyi niyet bunca samimiyet bunca merhamet sonrası olan biteni? Vardığı yer, tasavvur ettiğinden daha tenha, daha suskun bir yerdir. Harcanıp giden zamandır ve kendisidir idrak etmiş midir? Öyle olmasa gerek… İşte bu yüzden ona kalan şey, olsa olsa biraz hüzündür. Dedim ya bu hüzün, beyhude bir acı değildir; demlenmiş, yerini bulmuş bir sükûnet gibidir. İçinde bir sızı taşımıştır, evet; ama aynı zamanda bir bilme hâli de vardır.
Derin bir nefes bırakıp sahnenin ortasına baktım adamın suratına. Vesikalık resmin, sahibine bıraktığı hüznün ederi var mı bilemedim. Cüzdanımdan kendi vesikalık fotoğrafımı çıkardım, adamın resmi üzerine yapıştırdım. “Acı Kaybımız, Hüzünlüyüz” yazıyordu, “Acı Kaybımız” kelimesini yırtıp attım geriye “Hüzünlüyüz” kaldı.