Çağımız insanı, kendisini bile piyasa mantığıyla seviyor. Ağır ve netameli bir cümle kurduğumun farkındayım öte yandan ifadenin neye tekabül ettiğinin de farkındayım.
Her şey ölçülüyor: zaman, verim, ilişki, emek, hatta merhamet. “Bu insan bana ne katıyor?” sorusu o kadar yaygınlaştı ki artık kimse “Ben kime iyi geliyorum?” diye sormuyor. İyilik, ortak bir iklim olmaktan çıkıp kişisel bakım rutinine dönüştü. Üstelik bütün bunlar “bilinçlenme” ambalajıyla servis ediliyor.
Demem o ki iyilik, artık eskisi kadar makbul değil. Çünkü getirisi düşük. Eskiden bir insanın işini yapmak ve bunu kendinden yapmak “adamlık” sayılırdı, şimdi “niye kendini strese sokuyorsun?” deniyor. Kimse kimseye kötülük etmek istemiyor belki ama kimse kimsenin yükünü de taşımak istemiyor. Zira çağımızın etik anlayışı şöyle diyor: “Önce kendin.” Ne kadar steril ne kadar parlak ve ne kadar korkunç bir cümle. Emir şu; kendini gerçekleştir, sadece kendini düşün, kendin ol… Tamamen yanlış demiyorum yok asla… Lakin mevzu bambaşka bir yere evrildi azizim.
İnsanın kendini koruması elbette kıymetlidir, kendini arar insan kendi olmak ister, olmalıdır da. Fakat modern çağ bunu bir hayat refleksi olmaktan çıkarıp ideolojiye dönüştürdü. Öyle ki artık fedakârlık, aptallıkla; diğerkâmlık ise özgüven eksikliğiyle karıştırılıyor. Birine sabretmek “kendine haksızlık”, birini idare etmek “duygusal yük”, karşılıksız iyilik yapmak ise adeta kötü yatırım muamelesi görüyor.
Gençlere sürekli sınır koymalarını öğütüyoruz ama gönül koymamayı öğretemedik. Kendini sev dedik ama hesabi sevgilerin geçici ve sığ olduğunu gösteremedik. “Hayır” demek kutsanıyor fakat bir başkası için bazen sessizce katlanmanın da insanı insan yaptığını anlatamadık.
Şimdilerde herkes kendi konfor alanının muhafızı olmuş durumda. O yüzden bugün birinin rahatsız olmaması, bir başkasının incinmemesinden daha önemli hale geldi. Halbuki iyilik biraz da rahatsızlık işidir. Uykundan fedakârlık etmektir. Kendin haklıyken susabilmektir. Gıyabında birinin hukukunu korumaktır. Sana faydası olmayan birine de insan gibi davranabilmektir. Kimsenin görmediği yerde düzgün kalabilmektir. Ve bunların modası geçmez.
Çünkü insan değişse de vicdanın temel matematiği değişmiyor. Dün kıymetli olan merhamet, bugün “naiflik” diye küçümsense de yarın yine insanlığın son sığınağı olacak. Zira teknoloji hızlanırken insanın iç dünyası büyümüyor; sadece dikkat süresi kısalıyor. Kaldı ki bazı kelimelerin başına “modern” gelince nedense kimi değer yargılarımız tavsıyor ve yeni bir anlayış zuhur ediyor. Modern yalnızlık, modern ilişki, modern insan, modern tükenmişlik… Bir tek “modern vicdan” diyemiyoruz mesela. Formu, şekli, biçimi değişse de iyilik iyi olmaya devam edecek.
İyilik artık büyük ölçüde kişisel konforun yan ürünü halinde. İnsanlar birbirine yardım ediyor elbette; ama mümkünse vakit kaybetmeden, duygusal yatırım yapmadan ve kendi iç huzurunu zedelemeden. Bugünün insanı, merhameti bile düşük riskli alanlarda devreye sokuyor. Sokak hayvanına uzaktan mama bırakmak var; yaşlanan anne babanın aynı hikâyesini üçüncü kez sabırla dinlemek yok. Bir paylaşımın altına “çok üzüldüm” yazmak var; gerçekten üzülene tahammül etmek yok.
Acı ve ağır ama gördüğüm odur ki kimse kırılmak istemiyor, o yüzden kimse bağ kurmuyor. Kimse yorulmak istemiyor, o yüzden kimse kimsenin yükünü omuzlamıyor. Herkesin ruhu pamuklara sarılı; fakat nedense herkesin kalbi çizik içinde.
Bir insanın gıyabında hakkını savunmak artık romantik bir davranış gibi görülüyor. Rahatsızlık vermemek, incelik göstermek, alttan almak, kusur örtmek… Bunlar eski dünyanın hantallıkları sayılıyor. Çünkü yeni dünyanın hızlı insanı için vicdan biraz vakit kaybı. Merhametin algoritması yok; hoşgörü “beğeni” kazandırmıyor.
Velhasıl paşam, insanı ayakta tutan şey yalnızca hakları değildir; bazen haddini bilmesidir de. Modern dünya insana sürekli “değerli” olduğunu söyledi ama değer üretmenin yolunu öğretmedi. Böyle olunca herkes hassaslaştı ama kimse zarifleşmedi. Kendine iyi geldiğin kadar kime iyi geldiğin de mühim değil mi sahi?