Hakan Bahçeci

Bir bardak su altı üstü

Hakan Bahçeci

“Aman ha çocuklar” diye başlardı ilkokul öğretmenim, önemli bir mevzu olduğu zaman. Hiç unutmam yine böyle bir ikazın ardından, misafir gelirse ne yaparız başlıklı bir ders yapmış ve olur ya bir misafir amca su isterse deyip bir dizi tembihatta bulunmuştu; Mümkünse tabakta sun bardağı, dudak payı kadar boşluk olsun, çok doldurma, bardağı alttan tut, avuçlama, bardak temiz olsun, suyu ver bir adım geri çekil, geri uzatmadan elini uzatma, sana teşekkür eder, sen de afiyet olsun dersin, diğer misafirlere de kibarca sor. Tüm bu seremoni hatta tören altı üstü bir bardak su vermek içindi. Misafirin ayakkabılarını düzeltmek, lavabodaki havluyu temiziyle değiştirmek, kahvesini nasıl tercih edeceğini sormak ve dahası…

Şimdilerde gençler bu ve buna benzer nice muaşeret kuralını beyhude ve gereksiz görüyor, anlamlandıramıyor, zihninde yer bulamıyor. 

    Gençlerimizden şikayetçi olacak ve “bizim zamanımızda böyle miydi” beylik lafını tekrar edecek değilim, değilim de bazı değerleri, gelenek ve görenek olarak millet hayatında yer etmiş tutum ve davranışlarımızı da unutmasak mı derim!

    Millet dediğimiz şey, yalnızca bugün yaşayanların kalabalığı değil. O, geçmişin birikimiyle bugünün telaşı arasında kurulmuş görünmez bir köprü. Ve o köprünün ayakları, çoğu zaman büyüklerimizin omuzlarında, lisanıyla, edasıyla, tarzıyla yükselir ve var olmaya devam eder.
Büyük dediğimiz insanlar… Onlar sadece yaş almış bedenler değildir. Onlar, zamanın içinden süzülüp gelmiş hatıralardır. Bir savaşın gölgesi, bir yokluğun sabrı, bir sevincin en saf hâli… Hepsi onların bakışlarında saklıdır. Biraz dikkatle baksan, bir insanın yüzünde koca bir devri okuyabilirsin.

Ama kabul edelim… Bugünün dünyasında bu bakışı sürdürmek kolay değil. Gençlerin zihni hızla akan bir çağın içinde şekilleniyor. Her şeyin hızlandığı, bilginin çoğaldığı ama hikâyelerin kısaldığı bir çağ bu. Böyle bir zamanda, durup da bir büyüğün cümlesine kulak vermek bazen zor geliyor.

Üstelik gençlerin itirazı da bütünüyle haksız sayılmaz: “Her büyük saygıyı hak eder mi?” Bu soru, aslında çağın içinden yükselen bir sorgulama. Ve bu sorgulamayı yok saymak, meseleyi anlamayı daha da zorlaştırır.

Fakat belki de burada küçük bir ayrım yapmak gerekiyor. Saygı, bir kişiye yöneltilmiş kör bir bağlılık değildir. O, daha derin bir yere, bir birikime, bir geçmişe uzanır. Yani biz aslında bir insana değil; onun temsil ettiği zamana, tecrübeye ve insanlık hâline hürmet ederiz. Düşünsene azizim… İnsan, bazı şeyleri yaşayarak öğrenir. Ama her şeyi yaşayacak kadar uzun bir ömrü yoktur. İşte tam burada başkalarının tecrübesi devreye girer. Büyükler, biraz da bizim yaşayamadıklarımızın tanıklarıdır.

Ne var ki hikâyenin bir de diğer yüzü var. Saygıdan söz ederken, sevginin eksildiği yerleri görmezden gelemeyiz. Gençler kendilerini anlaşılmamış hissettikçe, o köprüde çatlaklar oluşur. Çünkü hiçbir bağ, tek taraflı taşınmaz. Belki de asıl mesele, saygının kaybolması değil; dilimizin değişmesi. Aynı kelimeleri kullanıyoruz belki ama artık aynı anlamları yüklemiyoruz. Büyükler anlatıyor, gençler duymuyor. Gençler konuşuyor, büyükler anlamıyor. Ve böylece aynı evin içinde bile iki ayrı yalnızlık büyüyor.

Ne mi yapmalı? Biraz yavaşlamak, biraz içten bakmak… Biraz gerçekten duymak… Samimi bir hissediş, hoş görüvermek ve tüm bunları boş görmemek. Çünkü saygı dediğimiz şey, bir zorunluluk değil; bir hatırlayıştır. Kendimizden önce gelenleri, onların açtığı yolları, bıraktığı izleri hatırlamak…

Ve belki de en çok şunu… Bir gün hepimizin bir başkasının “büyüğü” olacağını.

İşte o zaman mesele değişir. Saygı, bir beklenti olmaktan çıkar; bir emanet hâline gelir.

Yazarın Diğer Yazıları