Hakan Bahçeci

Köseoğlu'nun Arastası

Hakan Bahçeci

Efendim, Köseoğlu’ndan kastımız Mehmet Ali Köseoğlu olup “Arastasından” işaretimiz “Araf’ta yahut Arasta” isimli hikâye kitabıdır. Mehmet Ali ağabeyin hoşgörüsüne ve samimiyetine olan inancımızdan mülhem haddimizi aşmış olmamayı murat ederek kitaba dair iki satır muhabbet edeyim istedim. 

Araf’ta yahut Arasta, Bir Eski Zaman Düşü serlevhasıyla okura emanet edilen kitabın, yazarınca imzalı bir nüshası da tarafımıza hediye edildi. M. Ali Ağabeyin şehre dair kaygılarını, hassasiyetlerini, ideallerini ve hayallerini, ucundan kıyısından az da olsa biliyorum, mamafih Menteşe’deki Muğla kitabının 2019 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “En İyi Şehir Kitabı” seçildiğini de hatırlamak icap eder. M. Ali Köseoğlu’nun Muğla’da görev yaptığı ve sonrasında yayınlanan o kitaptan sonra “Arasta” kitabı da bir nevi o iklimin tesiriyle devamı olabilir mi suali zihnimde canlanmadı değil.

Hikâye, bizi mekândan ayırmadan zaman yolculuğuna çıkarıyor. Anlatı denebilir mi metne, uzmanına bırakıp hikâyenin kendi içinde zamanda eşikler atladığını, bunun da beni ziyadesiyle etkilediğini söyleyebilirim. Muğla’daki tarihî Arasta Çarşısı’nda buluruz kendimizi ve Barış Pınarı Harekatı’nın duyurulduğu salâ sesini duyarız ve bugünden düne, dünden yarına bir pencere açılır önümüze. Hikâye 2019’dan başlar, okuru Osmanlı’nın son dönemlerine götürür, Çanakkale Savunmasının ortasında durur ve Millî Mücadele dönemine getirir. Tüm bu olan biten arastanın kahramanları tarafından anlatılır, dinlenir, Muğla’nın sokaklarına, evlerine, şarkısına türküsüne dokunulur.

Malum arasta dediğimiz mekanlar, şimdinin alışveriş merkezlerinin işlevini görüyor lakin hiçbir alışveriş merkezi asla arasta olamaz. Bedesten, kapalı çarşı, han, meydan ve dahası bu toprakların kadim kültüründe namütenahi bir yere ve kıymete sahip. Arasta dediğimiz ve daha çok bedesten kültürünü anımsatan o mekanlar esnaflık geleneğinin sürgit devam ettiği yerler. M. Ali Köseoğlu da bunu yakinen bilir, değilse neden bizi o köklü mekâna götürsün?

Kitabı okudukça yazarımızla kol kola girmişiz de yarenlik ede ede Muğla’yı dolaşıyoruz hissine kapılıyoruz ve ne zaman yorulsak arastada çay içmeye dönüyoruz. Kolumuza girmiş dükkân dükkân gezdirip hikayesini anlatıyor o dükkânın, sahibinin, ustasının. Biri atlansa eksik kalacakmış hissi kaplıyor içimizi. 

Yazarımızın bir derdi var belli, yanan bir yüreği var. Şehre dair, tarihe dair ve günümüz insanına dair kaygıları, hassasiyetleri var. Öte yandan M. Ali Ağabey esasen gazeteci, bundan sebep olsa gerek hikâyenin bir yerinde, sözün, olayın orta yerinde diyeceği varsa ve ne diyecekse dolandırmadan, saklamadan eğip bükmeden lafı söyleyiveriyor iyi de ediyor. Mazisine, önce akıl sonra gönül bağıyla bakan bir muharririn kaleme dertlenmesidir bu.

Hikayemizin gerçeklik bağı hiç kopmuyor. Bilhassa Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşananlara şahitlik eden ve bizzat olayların içinde bulunan gerçek hayattan kahramanlar olay örgüsünü hep canlı ve dinamik tutuyor. Profesör Tarık, tam da Anadolu geleneklerine münasip şekilde akıl hocası, danışılan, güvenilen köşe taşı olarak arastanın ve hikâyenin baş kahramanı olarak çıkıyor karşımıza hatta karşımıza çıkıyor değil de masasına davet ediyor bizi.

Bizi masasına davet eden sadece Tarık değil elbet. Arastada, yazarla kol kola gezerken bir masadan diğer masaya geçiyor, dükkânın birinde karnımız doyarken diğerinde kahve içiyoruz, bir konakta aşrı şerif dinlerken diğer konakta hüzzam bir musikiye kulak veriyoruz. Sanki biz de bu şehrin bir sakini, arastanın bir müdavimiyiz. 

Kitabın kimi yerinde kitabı okuyan ben değilim de kitap bana okunuyormuş hissine kapıldım doğrusu. Hatta okunuyor değil de bize bir anlatıcı tarafından anlatılıyor gibiydi. Yazarımızın kullandığı dil, samimi hitapları, eski bir anıyı anlatır gibi içten oluşu ve sadelik, bizi de sahnenin içine dahil ediyor.

Yazarımızın düne dair özlemlerini, hasretliğini yeniden fark ettim. Geleneğe, göreneğe, kadim inceliklere, nezakete dair misaller, unutulmuş olsa da kıymetli âdetler yazarımız nezdinde güzelliğini korumaya devam ediyor. Öte yandan, bir zamanlar şiire, musikiye, edebiyata ve sanatçısına gösterilen hürmetin bu topraklarda nasıl da mühim ve değerli olduğu satır aralarında söylenip duruyor ki söylenmesin de ne yapılsın azizim diyesimiz geliyor.

Hikayemiz, köklü tarihiyle yaşamaya devam eden bir Anadolu şehrinde, arasta esnafı arasında, kendi hallerinde, gündelik işleriyle meşgul kahramanların arasında başladı. Hacı Arif Bey’in aşkı, Mutasarrıf Konağı, Hacı Sabri’nin yaşadıkları, Profesör Tarık’ın anlattıklarıyla koca devlet Osmanlı’nın son demlerine, oradan Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar uzandı. Nihayetinde anlatı, kurtuluş mücadelesinde, ulvi ve millî idealler uğruna çıkarılan Menteşe gazetesine kadar geldi. Sanki tüm hikâye bu gazetenin nasıl ve ne amaçla çıktığını anlatmak ve sonunda sözü Menteşe gazetesine getirmek için anlatılmış gibiydi.

Velhasıl Köseoğlu, yaşayan tanıdık mekânlar ve sahici karakterler aracılığıyla Anadolu’nun kültür ve his dünyasına pencere açıyor. Millî Mücadele yıllarından günümüze uzanan olay örgüsünde hem tanıdık hem de kadim hikâyelerle karşılaşıyoruz. Gerçek ile kurmacanın bilinçli biçimde iç içe geçirildiği eser, adının işaret ettiği “araf” hâlini, arastada cesamete kavuşturup, metnin merkezine yerleştiriyor.

Yazarın Diğer Yazıları