Kulağımıza yıllardır fısıldanan o devasa cümle, anlatılan ve sıkı sıkıya bağlanılan o hikâye; Batı medeniyeti… Nedir şu medeniyet dedikleri, sahi ne dendi tüm dünyaya; Batı medeniyeti insanlığın ulaştığı en üst, en son ve muhtemelen en doğru noktadır denmedi mi? Akıl orada olgunlaşmış, özgürlük orada nihai formuna kavuşmuş, insan hakları orada icat edilmiştir diye öğretilemedi mi? Geriye kalanlar için en makul seçenek, bu tabloyu uzaktan hayranlıkla seyretmektir dediler ve bizi bu medeniyetin talibi yapmadılar mı?
Hakkını teslim edelim ki bilimsel gelişmeler ve teknolojik yenilikler batının kucağında hızlandı, sağlıktan üretime pek çok yenilik keşfedildi. Mamafih Batı medeniyeti; aklın, bilimin, insan haklarının ve ilerlemenin zirvesi olarak sunuluyor evet. Sanki tarih, o noktada tamamlanmış; başka bir medeniyet ihtimali kalmamış gibi. Ne var ki bu anlatıya biraz dikkatle baktığımızda, parlak vitrinlerin ardında derin çatlaklar görmek de kaçınılmaz.
Batı dediğimiz o devasa bütün, aslında Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’yla kendi vicdanını yerle bir etti. Binlerce insanın ölümü pahasına kurulan bir düzen, “medeniyet” iddiasını o günlerde çoktan kaybetmişti. O günden bugüne değişen şey, yöntemler oldu; zihniyet değil. Çıkar söz konusu olduğunda savaşmayı göze alan, ölümü meşrulaştıran ve bunu kimi zaman “demokrasi”, kimi zaman “özgürlük” ambalajıyla sunan bir anlayıştan bahsediyoruz.
Milyonlarca insanın öldüğü, şehirlerin yerle bir olduğu, insanın insana neler yapabileceğini keşfettiği yıllar, devamında ekonomik krizler, toplumsal çekişmeler, Avrupa’nın göbeğinde ırkî baskılar, kısıtlamalar ve dahası… Plansız değildi, rastlantı hiç değildi. Aksine, son derece düzenliydi. Medeniyet dediğin şey belli ki organizasyon kabiliyetiyle de ölçülüyor.
Zamanla yöntemler inceldi. Artık savaşlar daha zarif kelimelerle anılıyor. İşgal yerine “müdahale”, yıkım yerine “istikrar”, ölüm yerine “kaçınılmaz kayıp” deniyor. Bombalar aynı hızla düşüyor ama cümleler daha yumuşak kuruluyor. Dil ilerledikçe, vicdanın geri çekildiği hissediliyor.
Dünyaya yön verdiğini düşünen, haritaları cetvelle çizen, hak ve özgürlüklerin sınırlarını belirleme yetkisini kendinde gören bir merkez var. Oradan bakıldığında insan, değerli bir kavram ama oldukça esnek bir unsur. Gerektiğinde savunulur, gerektiğinde gözden çıkarılır. Evrensel ilkeler vardır elbette; yalnızca her yerde aynı anda uygulanmaları beklenmez. İnanıyor ve biliyorum ki “İnsan Hakları” denildiğinde bahsi geçen insanlar o merkezin insanları oluyor “sen, ben” değil.
Batının şımarık ve obez çocuğu Amerika’nın başrolde olduğu son hadiseler ve ortaya saçılan belgeler, bu düzenin insanı ne kadar sevdiğini/sevmediğini bir kez daha hatırlattı bize. İnsan, söylemde merkezde; uygulamada ise detay. Medeniyet dediğin şey biraz da terminoloji meselesi sonuçta.
Öte yandan batı medeniyeti bunca asra, bunca bağırıp çağırmaya, bunca gürültüye rağmen kendi insanını mutlu edemedi, memnun edemedi, ikna edemedi. Maddi ilerleme ile insani huzur arasındaki makas her geçen gün biraz daha açılıyor. Demek ki mesele yalnızca teknoloji üretmek, binaları yükseltmek, sistemleri hızlandırmak değilmiş.
Refah yüksek, imkân bol, seçenek sınırsız. Buna rağmen artan yalnızlık, derin bir anlamsızlık hissi ve yaygın bir yorgunluk… Daha çok şeye sahibiz ama daha az şeyle bağ kurabiliyoruz. Demek ki insan, sadece iyi sistemlerle ayakta kalmıyor.
Belki de sorun Batı’nın ne yaptığı değil; onu tarihin son durağı sanmamızdır. Kendini nihai nokta ilan eden her anlayış, en çok da sorgulanmaktan vazgeçtiği gün çözülmeye başlar. Çünkü medeniyet, alkışla değil, itirazla diri kalır. Oysa ki medeniyet dediğimiz şey; ne kadar güçlü olduğumuzla değil, güç elimizdeyken neyi yapmadığımızla ölçülür. Medeniyet, gücün zirvesi değil; güce rağmen insan kalabilme hâlidir. Eğer bu ölçüyü kaybettiysek, ne kadar parlak vitrinlerimiz olursa olsun, içeride ciddi bir karanlık var demektir.