Hakan Bahçeci

Mutluluk mu, yarın gelecekmiş!

Hakan Bahçeci

Eğer bir gaye ve hedefse mutlu olmak, onu aramakla geçiyor ömür ve biraz da tehir ederek. Şartlara ve takvime bağlanmış bir arayış değil de nedir bu? Iskalayıp kıyısından geçtiğimiz, aramakla peşinden koştuğumuz o heyula hissin hep yarın gelecekmiş kabulüyle geçip giden hayat…

İnsan, sevinçlerini yarına saklama konusunda epey mahir. Mutluluğu neredeyse bir kariyer basamağı gibi görüyor: “Şu olsun… Şunu da bir halledeyim… Bir de bu bitsin… Şuraya kapağı bir atayım… Evim olsun öyle, bir yazlığım da olmalı, bir bahçe evi, çocuklar anahtar teslim evlendirilmeli… Sonra zaten mutlu olurum.”

Hayat bu planlara pek saygı duymuyor azizim. Hayat, bugünü sessizce harcayıp duruyor biz “asıl mutluluk birazdan başlayacak” zannederken.

“Ne zaman iyi olacağım?” Cevap hep aynı özgüvenle geliyor: yarın. Yarın mı; gelmeyen, gelse de hemen “bir yarın daha” isteyen o meşhur tarih. Bugün olmaz mı dostum, hemen şu saat misal?

Belki de asıl mevzu burada, mutluluğu bu kadar ciddiye alıp, onu bu kadar uzağa taşımamız. Hayatın bir anlamı varsa ve biz bu anlamın peşindeysek “yaşamak” dediğimiz bütün, anlamın kendisi olamaz mı? Bir şehri yaşamak, bir hasreti yaşamak, bir sevinci yaşamak çocuklar gibi…

Demem o ki aradığımız şeylerin çok uzak şehirlerde, çok parlak geleceklerde ya da henüz kazanılmamış unvanlarda olması şart mı?

Belki de mutluluk, bir dost meclisinde sorulan hâl hatırda, bir aile sofrasında paylaşılan ekmekte, bir annenin kimse duymadan ettiği duada duruyordur.

Bazen insan, kendini değil dünyayı ve onun içindekileri büyüttüğü için kaçırıyor anı. O yüzden arada durup içeri bakmak, bugüne şu ana bakmak da gerekmez mi? Öyle ya! Yaşadığımız bu an, aynı hissiyle bir daha hiç karşımıza çıkmayacak.

Hayat bazen bütün planları bozan bir ayrıntıda yakalıyor insanı. Bir çocuğun, babasıyla çıktığı kısa bir yol mesela… Aslında hiçbir yere varılmaz; ama o yol, ömür boyu hatırlanır. O yolmuş mutluluğun kendisi, o yolda olmakmış. Ya da bir babanın, çocuğunun elini tutup “hadi” diyerek ilk adımını attırdığı o gün… Ne maaş vardır orada ne gelecek planı ne de “şartlar olgunlaşsın” cümlesi ve insan, tuhaf bir şekilde, tam da orada tamamlanır. Bak şimdi nasıl da cız etti içim baba deyince.

Bazen de kimse yoktur yanında bucağında, köşende kıyında. Bir sonbahar sabahı, kalkar gidersin bir şehre sırf seni çağırdı, sırf rüyanda gördün diye. Habersiz, umarsız, gitmek için gidersin. Buharlı bir yolcu treninde, camdan dışarı bakarken, hayat ilk defa senden bir şey istemez; sadece yanına oturur.

Sahi can dostum, aziz dostum, biz bu anları niye “asıl hayat başlamadan önceki bekleme salonu” sanıyoruz? Belki de mutluluk, bir gün her şey düzelecek diye oyalananlara değil, “şu an buradayım” diyebilenlere uğruyordur ve sürekli yarını bekleyenler, bugünü yaşamayı hiç hak etmediklerini fark etmeden hâlâ mutluluğu arıyordur.

Ve korkarım güzel insan, biz mutluluğun yarın geleceğine inanıp dururken, bugünün kapıyı çoktan çekip gittiğini ancak sessizlik çökünce fark edeceğiz.

Yazarın Diğer Yazıları