Sen de gençtin bir vakitler azizim, sen ne oldun?
Hemen her çağın ince, derin ve netameli meselesidir “gençliğin vaziyeti” bu çağın da olduğu gibi. Eğitimci olmamız hasebiyle bizi ziyadesiyle içine çeker bu durum, meclislerde, sohbetlerde bir vesile konu hep buraya gelir, gelmelidir.
En son, kıymetli dostum, işinde ehil eğitimci ve idareci Ayhan Yücel Hocamla konuşurken yine mevzu edildi mesele. Gençlerin bilhassa ilk ergen yaşlarında olan çocuklarımızın merkeze kendilerini koymaları ve pervasızlıkları konunun ortasında duruyor gibi.
Tahmin ediyorum ki gençlik ve yeni kuşak üzerine konuşanların ekser çoğunluğu “paylaşmayı bilmeyen, başkasının acısına dokunmayan, “ben”i “biz”e tercih eden bir kuşak bu” tespitini yapıyor. Doğruluğu göreceli ve tartışmaya açık elbette. “Yeni nesil daha bireyci” cümlesini kurduk diyelim, öyle bir cümle ki bu kimi bunu özgürlük olarak okuyor, kimi toplumsal çözülmenin işareti.
Gerçek şu ki mesele yalnızca bireycilik değil. Asıl mesele, başkasının acısına duyarlılık gösterebilme, paylaşabilme ve “ben” yerine “biz” diyebilme becerisinin giderek zayıflaması. Sosyal medyada bir felaket haberi birkaç saniyelik bir kaydırma hareketiyle geçiliyor; birinin derdi, algoritmanın sunduğu sayısız içerikten sadece biri haline geliyor. Acı, ızdırap, çaresizlik görünüyor hem de gereğinden fazla ama hissedilir olmaktan uzaklaşıyor, sıradanlaşıyor ve haber malzemesi olarak verilip geçiliyor.
Sokakta düşen birine bakmadan geçen, muhabbet ve hürmet kavramını edebi metinlere terk eden, ben her şeyi yapabilirim yeter ki keyfim yerinde olsun diyen, arkadaşının sıkıntısını “drama” diye etiketleyen bir duyarsızlık çağında yaşıyoruz. Dostluk, yarenlik, yoldaşlık, karındaşlık ve dahası varken “akran zorbalığı” adıyla kocaman bir sorunumuz nasıl böyle büyüdü? Peki ya gençlerin kalbi mi sertleşti, biz mi onları bu dünyaya mahkûm ettik?
Tüm bu tespitlerin hakkını teslim ederek mevzuya başka bir açıdan bakmak da elzem Paşam. Demem o ki; gençler bencil doğmuyor, bencil yetiştiriliyor. Rekabeti kutsayan eğitim sistemi, başarıyı yalnızca bireysel performansa indirgeyen ölçütler ve sürekli “kendini gerçekleştir” mesajı veren kültürel atmosfer, farkında olmadan ortak iyilik duygusunu geri plana itiyor. Çocuk küçük yaşta şunu öğreniyor: “Öne çık, kazan, geç.” Kim ona “paylaş, dayanış, birlikte büyü” dedi, kim elinden tutup bir derde deva olmak için adım attı, kim gerektiğinde “özür dilemenin” erdem olduğunu söyledi?
Arkadaşını geç, en iyi sen ol, en yüksek puanı sen al, en iyi okula sen git diyerek hayatı bir dayanışma alanı değil, bir eleme sınavı gibi sunuyoruz. Böyle büyüyen birinden diğerkâmlık beklemek, maraton koşturup sonunda “Neden kimse beklemedi?” diye sormaya benziyor.
Bir yandan da gençleri sürekli suçluyoruz; “Telefon bağımlısı”, “duyarsız”, “bencil” diğer yandan başarıyı bireysel kazançla ve konforla ölçüyoruz. Bu toplum işte, en çok paylaşanı değil de en çok kazananı alkışlayan, en faydalı olanı değil de en görünür olanı ödüllendiren?
Gençler çok iyi gözlemcidir. Onlara anlattıklarımızı değil, yaşadıklarımızı öğrenirler.
Biz trafikte kimseye yol vermezken, iş hayatında birbirimizi ezerken, komşunun derdiyle ilgilenmezken; gençlerden merhametli bir toplum kurmalarını beklemek, aynaya bakmadan üst baş düzeltmeye çalışmaktır.
Aileler de çocuklarına sürekli “kendi hayatına bak” öğüdü verip sonra “Neden kimse kimseyi düşünmüyor?” diye hayıflanmamalı. Çocuk, paylaşılan sofrada değil de ayrı ekranların karşısında büyüyorsa; sorumluluk yerine konfor, empati yerine performans ödüllendiriliyorsa; o evden birey çıkar ama toplum çıkmaz.
Çünkü gençler boşlukta yetişmiyor. Onlar, yetişkinlerin kurduğu düzenin sonucudur. Rekabeti sistemleştirip merhameti bireysel tercihe bırakan bir dünyada, diğerkâmlık istisna olur, kural değil. Suçlayıcı bir dil yerine onlara birlikte iyilik yapabilecekleri alanlar açsak, “biz” dilini yine yeniden inşa etsek, başarı hikayeler kadar iyilik hikayelerini anlatabilsek… Nitekim her genç, içinde bir başkasına dokunma isteği taşır; mesele o isteğin filizlenebileceği toprağı bulabilmesidir.