Hakan Bahçeci

Savaş mıdır bu?

Hakan Bahçeci

Savaş değil de nedir bu? Simüle edilmiş ve kurgulanmış bir nizamın perdelerinden biri mi? Dünyayı kendi çiftlikleri gibi gören üç beş mafya babasının kavgası mı, bölüşemediler mi parsayı, canları sıkıldı da bir hareket mi olsun dediler? Petrol mü bitiyor, güneş mi sönüyor, bende yoksa sende de olmaz kavgası mı, sana yedirmeyiz bu pastayı mı diyorlar? Yoksa efendiliğe soyunan ve düzenin sahibiyim diyenler hizaya mı çekiyor bizi?

Gençlik yıllarımdı Körfez Savaşını canlı yayında ekranlardan izlediğim zamanlar, çeyrek asırdan fazla oldu, zaten coğrafyada kan ve gözyaşı durmamıştı yine yeniden ekranlardan izliyoruz bir savaşı. Neden diyorum bu dumanlar, bu patlamalar, bu yıkım dünyanın öte tarafında değil de hep burada oluyor ya da soruyu şöyle değiştireyim “adam, bunca yolu top tüfek, gemi uçak derken koca bir orduyla” neden tepip de savaşmaya buraya geliyor? Sahi savaşları bitirdiği için “barış ödülünü” kim istiyordu?

Ne kadar ironi yapsak ne kadar iğneli şaka yapsak da savaş bildiğin savaş… Ve biz bu savaşı film izler gibi ekranlardan izliyoruz. Futbol takımı tutar gibi kimisi, ringde boks maçı mı bu, birine vur derken ötekine yuh çekiyoruz?

Birileri hepten bir kurgu diyor buna, danışıklı dövüş diyor, üçü bir araya geldi plan başka diyor.  Öteki asıl savaş Çin’le diyor, beriki Rusya. Sıra bize gelecek diyen hiç az değil, gelsinler de görelim diyenler cenk marşı bile çalıyor. Üst akıldan söz açıyor birileri ve coğrafyanın din savaşlarına sahne olacağını yüksek sesle bağırıyor.

Dedim ya film izler gibiyiz ekran başında, dile getiremesek de tedirgin ve korku içinde. Bazen bir tiyatro sahnesi gibi. Ekranlar açılıyor, haritalar masaya seriliyor, yorumcular yerlerini alıyor ve program başlıyor.

Televizyon kanallarında kendilerine “uzman” denilen geniş bir kadro var: gazeteciler, akademisyenler, stratejistler, emekli askerler, analistler… Her biri aynı haritanın başında, aynı okları göstererek, benzer cümleleri farklı tonlarda kuruyor. Sanki bir savaş değil de yeni bir sezon başlamış; herkes kendi yorumunu yapıyor.

Bir bakıyorsunuz biri “Bu hamle stratejik bir ustalık” diyor. Bir diğeri hemen itiraz ediyor: “Hayır, bu büyük bir hata.” Üçüncü kişi ise ciddi bir yüz ifadesiyle tartışmayı başka bir yere taşıyor: “Asıl mesele psikolojik üstünlük.”

İnsan bir an durup düşünüyor: Acaba savaş mı izliyoruz, yoksa spor programı mı? Haritalar sahaya benziyor, oklar pas yollarını gösteriyor, yorumcular da pozisyon analizi yapıyor. Birinin çıkıp “Bu hamle ofsayt olabilir” demesi an meselesi gibi. 

Oysa bu bir oyun değil. Haritanın üzerindeki o küçük okların ucunda şehirler var. Evler var. İnsanlar var. Hayatlarını sıradan bir gün gibi sürdürmeye çalışan aileler var. Ama ekranın dilinde bunlar çoğu zaman “hedef”, “nokta”, “bölge”, “alan” gibi kelimelere dönüşüyor.

Her kanal başka bir hikâye anlatıyor. Her yorumcu başka bir kesinlik taşıyor. Her cümle “net bilgi” gibi kuruluyor. Sonunda izleyen bizler için savaşın kendisinden çok, savaşın anlatımı çoğalıyor. Ve hatta kimi haber kanalları savaş, yıkım, ölüm ne kadar çoğalırsa o kadar “haber” var arayışındalar.

Garip bir çağdayız. Savaşlar artık yalnızca cephede değil, ekranlarda da yaşanıyor. Bombaların sesi kilometrelerce uzakta patlıyor ama yorumların gürültüsü oturma odamıza kadar geliyor. Gerçekle yorumun, bilgiyle kanaatin, analizle tahminin birbirine karıştığı bir gürültü bu.

Ve bütün bu gürültünün ortasında unutulan küçük bir gerçek var: Savaş, eninde sonunda şehirleri yıkar ve insan ölür. Neyin uğruna öldüğünü bilmeyen insanın ölümüyse ne ile açıklanır?

Yazarın Diğer Yazıları