İpek Özkayaalp

İhtiyaç mi, istek mi?

İpek Özkayaalp

İnsan hayatı boyunca pek çok şeye ihtiyaç duyar. Sağlığa, barınmaya, beslenmeye, güvene, sevgiye, huzura… Bunlar yaşamın temel taşlarıdır. Ancak bir de ihtiyaçlarımızın ötesinde gelişen isteklerimiz vardır. İşte insanın kendisiyle olan mücadelesi, belki de bu iki kavram arasındaki çizginin silikleşmesiyle başlar.

Her ihtiyaç bir istek doğurabilir ama her istek bir ihtiyaç değildir.

Peki, biz bu ikisinin arasındaki farkı ne kadar görebiliyoruz?

Günümüzde insanın yalnızca kendi hayatını yaşaması giderek zorlaşıyor. Sosyal çevre, değişen alışkanlıklar ve özellikle sosyal medya, insanlara sürekli başka hayatların kapılarını aralıyor. Gösterişli evler, lüks otomobiller, kusursuz görünen ilişkiler, bitmeyen tatiller…

Oysa gördüğümüz hayatların ne kadarı gerçek?

Bir fotoğrafın ardındaki mutsuzluğu, bir gülümsemenin arkasındaki huzursuzluğu ya da gösterişli bir yaşamın görünmeyen bedellerini ne kadar biliyoruz?

Çoğu zaman bilmiyoruz. Ancak gördüklerimizi hafızamıza kaydediyor, zamanla kendi hayatımızla karşılaştırmaya başlıyoruz.

Dün bize yeterli gelen şeyler, bugün başkalarının sahip olduklarını gördüğümüzde yetersiz görünmeye başlayabiliyor.

Üstelik bu yalnızca bireysel bir değişim değil. Tüketim üzerine kurulu bir düzen, insanın isteklerinin sürekli canlı tutulmasından besleniyor. Daha yenisi, daha güzeli, daha pahalısı, daha gösterişlisi…

İnsana durmadan bir şeylerin eksik olduğu hatırlatılıyor.

İnsan bazen ihtiyacı olduğu için istemez; başkasında gördüğü için ihtiyaç duyduğunu zanneder.

Peki, gerçekten eksik olan nedir?

Sahip olmadıklarımız mı, yoksa sahip olduklarımızın değerini görebilme yeteneğimiz mi?

İnsanın temel ihtiyaçları bellidir. Ancak bu ihtiyaçların karşılanması, yalnızca maddi imkânlarla sınırlı değildir.

Bir insanın evi olabilir ama huzuru olmayabilir. Ailesi olabilir ama sevgiyi, anlayışı ve dayanışmayı hissedemeyebilir. İşi olabilir ama yaptığı işten mutluluk duymayabilir.

Çünkü ihtiyaçların da kendi içerisinde tamamlayıcı unsurları vardır.

Bir aileye sahip olmak kadar, o ailenin içerisinde huzur bulmak da önemlidir. Bir evde yaşamak kadar, o evi yuva olarak hissedebilmek de değerlidir.

İşte burada ihtiyaç ile istek arasındaki ayrımı doğru yapmak gerekir.

İnsan, hayatında gerçekten eksik olanı mı tamamlamaya çalışıyor, yoksa zaten sahip olduğu şeylerin üzerine sürekli yenilerini mi eklemek istiyor?

Bu sorunun cevabı, insanın kendisine karşı ne kadar dürüst olabildiğinde saklıdır.

Bir başka mesele de isteklerimizin başkalarının hayatına yüklediği sorumluluklardır.

İnsan bazen kendi mutluluğunu, başka insanların imkânları ve fedakârlıkları üzerinden kurmaya çalışır. Kendi isteklerini gerçekleştirmek için başkalarının emeğini, zamanını ve maddi gücünü sınırsız bir kaynak gibi görebilir.

Oysa bir insanın yıllarca emek vererek elde ettiği imkânlar, başka birinin bitmek bilmeyen isteklerini karşılamak zorunda değildir.

Bir insanın isteği, başka bir insanın yükümlülüğü olmak zorunda değildir.

Sevgi, fedakârlık ve dayanışma elbette hayatın vazgeçilmez değerleridir. Ancak bunların karşılıklı anlayıştan uzaklaşıp sürekli beklentiye dönüşmesi, zamanla ilişkilerin dengesini de bozabilir.

Belki de insanın öğrenmesi gereken en önemli şeylerden biri, kendi isteklerinin sınırlarını başkalarının fedakârlıklarıyla belirlememektir.

Peki, bütün bu isteklerin sonunda aradığımız şey ne?

Mutluluk mu?

Bir şeyi elde etmeyi çok istediğimizde, ona ulaşacağımız günü hayal ederiz. Bekler, çabalar, bazen yıllarca o anın gelmesini isteriz. Nihayet istediğimize kavuştuğumuzda büyük bir sevinç yaşarız.

Fakat zaman geçtikçe o sevinç sıradanlaşır. Dün sahip olmayı hayal ettiğimiz şey, bugün hayatımızın alışılmış bir parçası hâline gelir.

Ve çoğu zaman yeni bir istek doğar.

Çünkü elde etmenin verdiği mutluluk, her zaman kalıcı bir huzura dönüşmez.

Belki de insanın yanılgısı, geçici sevinçlerden sürekli mutluluk beklemesidir.

Oysa hayat, yalnızca ulaşmak istediğimiz hedeflerden ibaret değildir. Bugün sahip olduğumuz, çoğu zaman farkına bile varmadığımız güzellikler de hayatın kendisidir.

Sağlığımız, sevdiklerimiz, huzurla geçirdiğimiz bir gün, içten bir sohbet, güven duyduğumuz bir insan…

Bazen insanın en büyük zenginlikleri, alıştığı için sıradan gördüğü şeylerin içerisinde saklıdır.

Ne yazık ki birçok insan, sahip olduklarının değerini onları kaybettiğinde fark eder.

Oysa kıymet bilmek için kaybetmek gerekmez.

İnsanın elindekilere şükretmesi, daha fazlasına sahip olamadığı için kendisini eksik hissetmemesi ve hayatın geçiciliğini unutmaması da bir bilinç meselesidir.

Üstelik burada yalnızca kendi hayatımızı düşünmek yeterli midir?

Dünyanın bir yerinde insanlar en temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanırken, başka bir yerde yalnızca gösteriş veya beğenilme arzusu uğruna yapılan harcamalar, insanın vicdanıyla da yüzleşmesini gerektirmez mi?

İhtiyaçlarımızın sınırını belirlemek yalnızca kişisel huzurumuzla değil, başkalarının yaşamına karşı duyduğumuz sorumlulukla da ilgilidir.

Çünkü kanaat, yalnızca az şey istemek değildir. Elindekinin değerini bilmek, neyin gerçekten gerekli olduğunu ayırt edebilmek ve sahip olma arzusunun insanın vicdanının önüne geçmesine izin vermemektir.

İnsanın asıl zenginliği, sahip olduklarının çokluğunda değil, kendisine neyin yeteceğini bilmesindedir. Bu, fikrî zenginliktir.

Maddi imkânlarımız artabilir, yaşam koşullarımız değişebilir, önümüze yeni fırsatlar çıkabilir. Ancak bütün bunların içerisinde insanın kendi yeterlilik ölçüsünü kaybetmemesi gerekir.

Çünkü daha fazlasına sahip olmak, her zaman daha zengin bir hayat yaşamak anlamına gelmez.

Bazen insanın en büyük yoksulluğu, hiçbir şeye sahip olmaması değil; sahip olduklarının hiçbirini yeterli görememesidir.

Belki de hayatın bize öğretmeye çalıştığı şey, her istediğimize ulaşmak değil, sahip olduklarımızla yaşamayı ve onlardan mutluluk duymayı öğrenmektir.

İsteklerimizin sınırını bildiğimizde, gerçekleşmeyen beklentilerimizin hayatımızı yönetmesine de izin vermemiş oluruz.

Ve belki o zaman, hayatın bize sunduğu yeni güzellikleri bir zorunluluk değil, bir armağan olarak karşılayabiliriz.

Peki, bugün kendimize şu soruyu sorsak: Gerçekten neye ihtiyacımız var, neyi yalnızca istiyoruz ve sahip olduklarımızın ne kadarının kıymetini biliyoruz?

Yazarın Diğer Yazıları