Bir insanın yanında kendimiz olarak kalabilmek; konuşmak kadar susabilmek, beğenilmekten öte görülmek ve ilişkiyi yönetmek yerine yaşayabilmek üzerine.
Bazı insanlarla saatlerce konuşursunuz. Konular birbirini açar, bir cümle diğerini çağırır; zamanın nasıl geçtiğini fark etmezsiniz. Sonra bir an gelir ve susarsınız. Önünüzde deniz, gökyüzü ya da yalnızca herhangi bir manzara vardır. Kimse yeni bir konu açmaya çalışmaz. Kimse sessizliği bozmak için telaşlanmaz.
Ve tuhaf olan şudur: Ortada doldurulması gereken bir boşluk yoktur.
Konuşma bitmiyor aslında; kelimelere ihtiyaç bitiyor.
Peki neden? Neden bazı insanların yanında birkaç dakikalık sessizlik bile bizi huzursuz ederken, bazılarının yanında uzun süre hiçbir şey söylemeden oturabiliriz?
Belki cevabı yalnızca karşımızdaki insanda aramamak gerekir. Çünkü sessizlik, bazen insanın karşısındakiyle kurduğu ilişki kadar kendisiyle kurduğu ilişkiyi de görünür hâle getirir.
İnsan kendisini henüz yeterince tanımıyorsa; ne istediğini, ne istemediğini, sınırlarını, korkularını ve ihtiyaçlarını bilmiyorsa ilişkilerde kendi merkezini kaybetmesi kolaylaşabilir. Farkında olmadan kendisini karşısındaki insanın bakışları üzerinden değerlendirmeye başlayabilir: “Beni beğeniyor mu?”, “Yanlış mı anladı?”, “Bunu söylersem uzaklaşır mı?”, “Böyle davranırsam beni daha çok sever mi?”
Ve bir süre sonra insan farkında olmadan kendi merkezinden çıkıp karşısındaki insanın zihnine taşınabilir.
Asıl yorgunluk belki de burada başlar. Çünkü insan kendisini yaşamaktan çok, karşısındakinin zihnindeki görüntüsünü yönetmeye başladığında ilişki yorucu bir sahneye dönüşür.
Elbette hepimiz beğenilmek isteriz. Bir buluşmaya hazırlanmak, güzel görünmek istemek, kendimize özen göstermek son derece insani. Üstelik insan bunu yalnızca karşısındaki için değil, kendisini iyi hissetmek için de yapabilir. Sorun özen göstermek değildir. Sorun, özenin yerini performansın almasıdır.
“Böyle olmak hoşuma gidiyor” ile “Böyle olmazsam beni istemez” arasında görünmez ama çok önemli bir sınır vardır.
İlişkiler de biraz burada sınanır. Çünkü bazı ilişkiler yaşanmaktan çok yönetilmeye başladığında, iki insan sevgili olmaktan çıkıp kendi ilişkilerinin yöneticisine dönüşür.
Oysa bir ilişkiyi yaşatmak başka, yönetmek başkadır. Yaşatmak emek ister. Dinlemek ister. Merak etmek, anlamaya çalışmak, gerektiğinde değişmek, karşılıklı özen göstermek ister. Ama bütün bunları yaparken insanın kendisini kaybetmesi gerekmez.
Belki mesele tam da şudur: Kendim olarak kalırken, karşımdaki insan için de güzel bir alan yaratabilmek.
Kendin olmak, “Ben buyum, işine gelirse” demek değildir. Ama sürekli yanlış anlaşılmaktan korkarak düşüncelerini sansürlemek de değildir. Çünkü insan kendisini saklayarak bir ilişkiyi bir süre sürdürebilir belki; fakat o ilişkinin gerçekte nereye gidebileceğini görebilir mi?
Gerçek hâlimizi gördüğünde kaybedeceğimiz birini, olmadığımız biri gibi davranarak ne kadar süre hayatımızda tutabiliriz?
Belki de bu yüzden beğenilmek ile görülmek arasındaki fark üzerinde biraz durmak gerekiyor. Beğenilmek güzeldir. Bir insanın bizde hoşuna giden bir şey bulmasıdır. Görülmek ise bundan daha derine iner. Bazen bir bakışımızdaki değişikliği fark etmektir. Bazen her zamankinden farklı sustuğumuzu sezmek, sonra kendi yorumunu gerçek kabul etmek yerine dönüp “Bir şey mi oldu?” diye sormaktır.
Çünkü görülmek, zihin okumak değildir. Belki sezmek, sormak ve gerçekten dinlemektir.
Ve belki insanın sürekli kendisini anlatmak zorunda kalmadığı yerde sessizlik de biçim değiştirmeye başlar.
Ama burada romantik bir yanılgıya da düşmemek gerekir. İki insanın sessizce oturabilmesi tek başına derin bir bağın kanıtı değildir. İnsan yorgun olduğu için de susabilir, konuşacak bir şey bulamadığı için de. Sessizliğe anlamını veren, o sessizliğin içinde ne yaşadığımızdır.
Çünkü bir insan kendi sessizliğiyle barışmış olabilir; fakat iki kişilik sessizlik, tek kişinin huzuruyla kurulmaz.
Bir taraf sessizliği dinlenilecek bir alan olarak görürken diğeri onu hemen doldurulması gereken bir boşluk olarak yaşayabilir. Birinin huzur dediğine diğeri uzaklık diyebilir. Dolayısıyla ilişkilerde yalnızca kendimizi tanımamız değil, karşımızdakinin ritmini tanımamız da önemlidir.
Belki mesele aynı düşüncelere sahip olmak değildir. Farklı düşündüğümüzde bile birbirimize dönebilecek kadar yakın kalabilmektir.
İnsanların kendilerini keşfetme yolları da birbirine benzemez. Kimisi kendi sessizliğini çoktan tanımıştır. Yalnız kaldığında kendisinden kaçmaz. Kimisi henüz kendi merkezini bulamamıştır ve yıllarca başkalarının gözlerindeki görüntüsüyle yaşamaya devam edebilir. Kimisi ise arayışın tam ortasındadır.
Bazen bir ayrılık, bazen bir kitap, bazen uzun bir yalnızlık, bazen bir konuşma, bazen de başka bir insanın bize açtığı güvenli alan hiç bilmediğimiz bir tarafımızla karşılaşmamızı sağlayabilir.
Çünkü insan kendisini yalnızca yalnızken keşfetmez. Bazen başka bir insanın yanında kendisi olabildiğini fark ederek de kendisini keşfeder.
Belki hayatın ilginç taraflarından biri budur. Her şeyi önceden anlamamız, tanımlamamız ve sonucunu bilmemiz gerekmiyor. Bazen ne olacağını şartlamadan yalnızca yaşamak gerekiyor. Çünkü sonucu sürekli kontrol etmeye çalışırken, yaşadığımız anın kendisini kaçırabiliriz.
Belki bazı şeylerin yaşı da yoktur. İnsan bazen yıllardır bildiğini sandığı bir duyguyu hayatının hiç beklemediği bir döneminde ilk kez gerçekten tanır.
Ve sonra dönüp kendisine bakar: Sanki yeniden doğmuyorum da, ilk kez kendime uyanıyorum.
Belki bu uyanış büyük kararlarla başlamaz. Küçük ayrımlarla başlar:
Konuşmakla susmak arasında.
Performans göstermekle yalnızca var olmak arasında.
Beğenilmekle görülmek arasında.
Acele etmekle keşfetmek arasında.
Sonucu şartlamakla anı yaşamak arasında.
Başkalarının zihninde yaşamakla kendine uyanmak arasında.
İnsan zamanla hangisinin kendisine daha çok benzediğini keşfeder.
Belki de gerçek yakınlık, karşımızdaki insanın yanında sürekli daha iyi, daha güzel, daha ilginç ya da daha başka biri olmak zorunda hissetmediğimiz yerde başlar. Sadece kendimiz olarak kalabildiğimiz yerde.
Şimdi bir an düşünün: Hayatınızda yanında susmaktan korkmadığınız kaç kişi var?
Ve daha önemlisi: Sizin hayatınızda, yanında hiçbir şey olmak zorunda kalmadan yalnızca var olabildiğiniz biri var mı?