* Mübarek ramazan ayının manevi havasına girdik, diyemiyoruz. Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Irak, Yemen, Lübnan, Filistin, Kuveyt, Katar ve Afganistan gibi ülkelerde ramazan 18 Şubat çarşamba günü Ramazan başladı. Türkiye’nin yanında Balkan coğrafyasında, Kafkasya ve Orta Asya cumhuriyetleri ile Uzak Doğu ülkeleri ise 19 Şubat perşembe ramazan ayına girdi. Müslümanlar o kadar mı birbirlerinden kopuklar ki ramazan ve bayram bile aynı günlere denk gelemiyor. Ortak sorunlar hakkında ortak kararlar alamıyoruz. Yıl 2026 ne teknolojiye ne birbirimize güvenebiliyoruz. Ortadan ikiye ayrıldık.
* Günümüzde câmiler sadece namaz için kullanılan mekânlara dönüştü. Bugün mutlak anlamda câmi denilince sadece Allah adının anıldığı, her türlü namazın kılındığı, dua, niyaz, yalvarış ve yakarışlarımızı yaptığımız ibadet yerleri aklımıza geliyor. Hz. Peygamberimiz S.A.V., Halifeler, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar dönemlerinde câmilerin namaz kılma mekânları olmanın yanı sıra çeşitli yönlerden topluma katkıda önemli mekânlardan olmuştur. Bu süreçte câmiler, İslâmî her türlü faaliyetin merkezi olmuştur. Son dönemlere kadar camiler bu çok yönlü fonksiyonlarının yanında İslam’ın kültür merkezleriydi. Teknoloji geliştikçe ses ve görüntü sistemleri çokça kullanıldı. Merkezi ezan sistemiyle imam ve cemaat için işler kolaylaştı.
* Okumuş dindarlar, gelişmenin kolayını buldular. Gelişmeyi mahalleden, mahallinden alıp şehir merkezlerindeki salonlara veya emirler ve yasalarla devletin emrine terk ettiler. Böylece, hayatın yerleştirmiş olduğu devlet millet hiyerarşisini devam ettirip, Müslümanca hayat tarzının gerektirdiği bütün gelişme dinamiklerini tersine çevirdiler veya yok ettiler. Bu her şeyi tersine çevirmenin trajik sonuçlarından biri iyiliği emretme, kötülükten alıkoymayı yapılır olmaktan çıkarmaktı. Yapmak isteyenlere sadece söz söyleme hakkı var. Geometrik hızla artan söz, ayrık otları gibi değerleri, zihni ve sosyal bilinci sarıyor. Kültürleri, milletleri ve medeniyetleri, durdukları yerde değil, içinde seyahat ettikleri zamana göre görmek gerekir. Milletler, durgun sulardan ziyade akarsulara, nehirlere benzer. Değişen şartlarla ayakta kalabilmek için başka kültür ve medeniyetlerle, hatta kendi geçmişleriyle yarışmaları gerekir. Sadece bu şekilde temizlenip arınabilir, güçlenebilir ve kendilerini yenileyebilirler. Nesillerin değişmesiyle bu yenilenme gerçekleşmez. Yeni nesillerle beraber yeni fikirler, hedefler, çaba gerektiren hizmetler, yeni yarış ve rekabet alanlarının açılması, yeni iyi ve güzel işlerin milletin hayatına girmesi gerekir. Bunu beceremeyen toplumların gelişmesi durur. Böyle toplumlar, başka kültür, medeniyet ve toplumların yeniliklerini, icatlarını, buluşlarını, teknik ve teknolojilerini, modalarını ve modellerini alır, onların eğilimlerini takip eder, rüzgârlarına kapılırlar. Taklitçi milletlerin giderek kabiliyetleri azalır, gelişme dinamikleri körelir, sonunda, yeniliklerini aldıkları toplumların o yeniliklere hayat veren değerlerini de alır, gide gide kendileri olmaktan çıkarlar.
* Bir toplumun ideallerini ve hayat tarzını hâkim değerler sistemi tayin eder. Toplumlar değerler sistemiyle hayat bulur, huzur arar, güven tesis eder, düzen kurar, gelişir veya geri kalır. Sadece iktisadi olarak değil, aynı zamanda sosyal, kültürel, siyasi ve medeni olarak gelişmesi veya geri kalması toplumun hâkim değerler sistemine bağlıdır. Diğer taraftan, toplumun inancı ne kadar mükemmel olursa olsun, gelişme değerleri yoksa yahut hayata geçirilmemişse o toplum gelişemez, yerinde sayar, hatta geriler. Gelişme değerleri hayatın her an yenilenmesine sebep olur. Toplumun varlığını devam ettirebilmesi, gelişebilmesi ve geleceğe yürüyebilmesi için sürekli yeni filizler, uçlar, sürgünler, dallar vermesi ve yeni tohumlar saçması gerekir. Değilse çınar ne kadar büyük ve gür olursa olsun gelişmesi durur, giderek yaşlanır ve meyve veremez hale gelir. Günümüz Müslüman toplumları, kendi iç gelişme dinamiklerinin ne olduğunun farkında değiller. Asrı Saadet ve atalarının ne ile ve nasıl geliştiklerini merak etmediklerinden, batılı toplumların dışarıdan görünen ve her biri birer sonuç olan dinamikleriyle gelişme yolu aradılar. Batının değerlerini ve dinamiklerini taklit ettiler. Bu hareketlerin her biriyle belki biraz gelişme elde ettiler ama geliştiklerinden çok daha fazlası kendi hayat tarzlarında gerilediler. Batılı değerleri öne geçirip, kendi değer yargılarını geriye attılar, gözden düşürdüler, mutasyona uğratıp bozdular. Yüzyıllar süren bir taklit döneminden sonra Müslümanların kendi değerlerinden kaynaklanan kuvveleri tanınmaz hale geldi, uçları köreldi. Şimdi artık milletler olarak nasıl beka bulabileceğimizi, ne ile gelişebileceğimizi, eksiklerimizi nasıl tamamlayabileceğimizi, zayıflıklarımızı nasıl güçlü hale dönüştürebileceğimizi bilmiyoruz.
*Sonuç olarak, İlk toplumların ortaya çıktığı günden bugüne meydana gelen sorunları çözmek için hukuk, el çantamızdaki en eski ve en etkili aletimizdir. İnsanoğlunun mühendislik becerileri, bu disiplini tarih boyunca yakından etkiledi. Toplumun değişen ihtiyaçlarına göre kusursuz kanunlar koymak, yasa koyucuların bilimdeki gelişmeleri takip etmesi ölçüsünde elbette mümkündür. Yasama sürecinin siyasi gözüken bir grubun elinde oluşu ve siyasilerin ideolojik ve menfaatçi davranışları, hayatımızı zorlaştıran ana sebep. Bilimden uzaklaşmak ve değerlendirmelerin yanlış olması ise ikinci sebeptir. Eğitimsizlik son sebeptir. Hayatımız aslında zor değil sadece 3-5 kişinin keyfi yüzünden zorlaşıyor.