Dört çocuğu ile bir dağ köyünde şehirdeki inşaatta çalışan kocası Ahmet’in yolunu gözleyen Zeynep, kocasının geçirdiği bir kaza neticesinde vefat ettiği haberini alınca tarifsiz bir acıyla sarsıldı. Üzüntüsü büyüktü. Dört çocuğuyla ne yapacak, evi nasıl geçindirecekti. Tüm varlığı iki göz dam ile üç dört dekar tarladan ibaretti. Tarladan kaldıracakları mahsul ancak boğazlarına yeterdi. Üst-baş, giyim kuşam, yağ ve şeker gibi temel gıda maddeleriyle çocukların kıyafeti ve okul ihtiyaçları ne olacaktı. Büyük oğlu Levent ortaokulu yeni bitirmiş, diğer iki oğlu ilkokulda okumaktaydı. En küçük çocuğu Elif ise henüz dört yaşındaydı.
Yaslar tutuldu, taziyeler kabul edildi. Gelini ile torunlarını karşısına alıp; “Siz bana oğlumun emanetisiniz, sizi asla bir yere bırakmam!” Diyen hacı Yakup, birkaç yıl önce kaybettiği karısından sonra gencecik evladını da toprağa verince yere göğe sığamaz olmuştu. Torunlarıyla yaşamak onun acısını bir nebze de olsa dindirecekti. Ancak gelini Zeynep kayın babasının bu isteğine pek razı değildi. Düşüncesinde elinde avcunda ne varsa satıp, Torosların öbür ucundaki bir başka köyde yaşayan anne-babasının yanına yerleşmek vardı. Kızları ile torunlarını yalnız bırakmayan anne ve babası dünürleri hacı Yakup’u bir türlü ikna edemiyordu. Bu konu her açıldığında gözyaşlarına hâkim olamayan hacı Yakup; “Ne olur beni torunlarımdan ayırmayın!” Diyor, başka bir şey demiyordu.
Belli bir zaman sonra ana oğul aralarında konuşup kararlarını verdiler. Yaz döneminde dede Hacı Yakup’un, kış döneminde ise diğer dede sarı Mustafa’nın yanında kalarak her iki tarafı da mahzun etmeyeceklerdi. Zeynep büyük oğlu Levent’e çok güvenirdi. Annesinin bir dediğini iki etmeyen Levent, her yönüyle rahmetli kocası Ahmet’e benzerdi. Henüz gençliğe yeni adım atan Levent ailesinin sorumluluğunu üstlenmeye hazırdı. Köylüleri Zeki Fener’in şehrin işlek caddelerinden birinde; “Fener Restoran” adı ile nam salmış lüks bir restoranı vardı. Levent geceleri başını yastığa koydu mu hayalleriyle beraber uyuya kalırdı. Bir gün rüyasında babasının onu elinden tutup okula götürdüğünü gördü. Bu rüyayı annesine anlatıp; “ Anne görüyor musun babam benim okumamı istiyor.” Dedi. Okulların açılmasına az bir zaman kalmıştı. Levent’in ısrarıyla anne oğul yola düştüler. Şehirdeki “Fener restoran” a vardılar. Levent Restoranın sahibi Zeki Fener’e, “ Zeki amca; gündüzleri restoranda çalışıp, akşamları da liseye gitmek istiyorum. Böylece hem aileme katkım olacak, hem de okuma arzumu gerçekleştireceğim. Bana yardımcı olur musunuz?” Diye sordu. Zeki Fener gözlerini kocamanca açıp; “Tabi neden olmasın. Hatta kalman için sana burada birde yer ayarlarız.” Deyince ana-oğul sevinçlerinden ne diyeceklerini şaşırdılar.
Zaman su gibi akıp geçti. Hukuk fakültesinden mezun olan Levent sabrın, gayretin ve azmin canlı bir örneğiydi. Elinde diploması, yanında annesi, kardeşleri ve dedeleri hep beraber “Fener Restoran” da Zeki Fener’in şerefine vereceği yemeğe davetliydiler. Dışarda amansız bir soğuk vardı. Her yer bembeyaz kar yığınlarıyla doluydu. Annesinin elinden sıkıca kavrayan Levent; “Anneciğim korkma! Düşmeyeceksin. Yanında avukat oğlun var!” Dedi. Zeynep, “Oğlum!” Diyerek Levent’e sarıldı. Oradakiler de bu mutluluğa ortak oldular. Sevinç gözyaşları çoktan göz pınarlarını doldurmuştu.
Sevgiyle kalınız.