Osman Uzunkaya

Satıcı

Osman Uzunkaya

Akşam vaktinin yaklaştığını görünce köstekli saatine şöyle bir göz attı. Saatini yeleğinin cebine yerleştirirken içinden zaman benim Dumrul’dan daha hızlı koşuyor diye geçirdi. Elleriyle yol arkadaşı Dumrul’un yelesini sıkıca kavradı. Ardından; “Haydi aslanım!” Diye bağırdı. Sahibinin sesini duyan Dumrul, adeta görünmez kanatlarını açarak rüzgârla yarışırcasına koşmaya başladı. Gideceği köyün uzaklığı tahminen on dakika ya var, ya yoktu. Kendi kendine hava kararmadan önce köye ulaşmalıyım diye mırıldandı.

Köye varınca Dumrul’u Camii önündeki söğüt ağacına bağladı. Kan ter içinde kalan hayvanın boynunu heybesinden çıkardığı peşkir ile bir güzel kuruladı. Camii önünde ezan vaktini bekleyen köylülere selam verdi. Selamını sadece yaşlı bir köylünün alması onu bir hayli şaşırttı. Yüzlere yansıyan kızgın bakışlara bir anlam veremedi. Hızlıca abdestini alıp camii kapısına doğru yöneldi.

Köylülerin tavrı canını sıkmıştı. Bedeni namazda olsa da, aklı farklı düşüncelerle meşguldü. Bu yörenin neredeyse bütün köylerinde satıcılık yaptığı halde, ilk kez böyle bir manzarayla karşılaşıyordu. Kendisine hoş davranılmayan bir köyde daha fazla kalamaz. Bildiği ve tanıdığı onca köy varken ahalisinin; “Misafirperver” Olduğunu düşündüğü bu köye gelmekle hata ettiğini anladı. Namazdan hemen sonra köyü terk etmeye karar verdi.

Camiden dışarı çıkınca Dumrul’u bıraktığı yerde göremedi. Panik içinde sağa sola koşmaya başladı. Orada bulunan insanlara; “Atım yok! Atımı çalmışlar, ne olur bana yardım edin!” Diye dert yandı. Onu ne kimse umursuyor, ne de muhatap alıyordu. Camii önünde ne yapacağını bilmez haldeyken, “Ne oldu, hayırdır?” Diyen bir sesle irkildi. O sesin sahibi biraz önce selamını alan yaşlı adamdan başkası değildi. Ağlamaklı bir sesle ondan; “Ne olur yardım edin, atımı çalmışlar, atımı!” Diyerek yardım istedi. Yaşlı adam elindeki feneri önünde gezdirerek; “Beni takip et!” Dedi. Yaşlı adam önde o arkada bir müddet yürüdüler. Ay ışığının aydınlattığı harabe bir yere geldiler. Yaşlı adam ona; “İşte atın! Mallarında heybelerinde olduğu gibi duruyor.” Diyerek atını gösterdi. Satıcı yaşlı adamın eline kapandı, teşekkür etti. Yalnız anlayamadığı bir şey vardı. Camii önünde olması gereken atı niçin buradaydı. O soruya cevap ararken yaşlı adam; “Sen sormadan ben söyleyeyim. Herkes namazdayken atını buraya ben getirip bağladım. Eğer atını orada bıraksaydım, köylüler hem atına, hem de mallarına el koyacaktı. Çünkü onlar geçen yıl köyde hırsızlık yapan birine benzettiler seni.” Dedi. Sonra satıcıya; “Hala beni tanımadın değil mi?” Diye sordu. Satıcı cevap vermekte zorlandı. Yaşlı adam; ”Ben şu tepedeki köydenim. Adım hacı Yahya. Altı ay önce bu köye taşındım. Aslında senin eski müşterilerindenim. Köye her gelişinde senden kuruyemiş alır, afiyetle yerdim.” Dedi. Sonra da konuşmasını; “İnan seni tanımasaydım anlatılan eşkâle göre hırsız sana bilirdim.” Diye sürdürdü. Satıcı o gece hacı Yahya’nın misafiri oldu. Ertesi gün hacı Yahya durumu köylülere anlattı. Köylüler satıcıdan özür dilediler. Satıcı uzun zamandır ilk defa heybelerinde bulunan kuruyemişlerin neredeyse tamamını sattı. Sevinç içinde başka bir köye gitmek üzere hacı Yakup ve köy ahalisiyle vedalaştı.

Sağlıcakla kalınız.

Yazarın Diğer Yazıları