Ölüm…
Belki de yaşayanlara gerçeği gösteren tek gerçektir.
İnsan, hayatında birisini kaybettiğinde ilk kez gerçekten durur. Susar. Düşünür. İçine döner. Çünkü ölüm, insana sadece kaybettiği kişiyi değil, kendisini de hatırlatır.
Bir süreliğine dünyanın sesi kısılır.
O anlarda insan sadece ölenin ardından ağlamaz.
Yaşayamadıklarına ağlar.
Ertelenmiş cümlelere…
Aranmayan telefonlara…
Geç kalınmış özürlere…
Ve bazen sadece “keşke”lere…
Aslında insan, ölümün ardından kendi iç muhasebesini yapar. Çünkü tabutun içindekiyle arasında sandığından çok daha az mesafe olduğunu hisseder. Ölümün kendisine ne kadar yakın olduğunu fark eder. İşte canı en çok da bu yüzden yanar.
Fakat hayat garip bir girdaptır.
Bir süre sonra dünyanın gürültüsü yeniden başlar. İş, güç, sorumluluklar, telaş, koşturmaca… İnsan yeniden dalar dünyanın içine. Sanki hiç ölüm görmemiş gibi… Sanki mezarlık dönüşü yaptığı sorguları hiç yaşamamış gibi…
Hele bir de insanoğlunun bitmeyen dünya arzusu devreye girince…
Biriktirmek…
Toparlamak…
Daha fazlasına sahip olmak…
Daha büyüğü… Daha yenisi… Daha gösterişlisi…
Ömür dediğimiz şeyin büyük kısmı bunun uğruna geçiyor.
Ama sonunda değişmeyen tek gerçekle yüzleşiyoruz: Ölüm.
Belki de giden kurtuluyor bu dünyanın yükünden. Gerçekle yüzleşiyor. Yaradanına dönüyor. Elbette o kavuşmanın nasıl olacağı ayrı mesele. İnsan asıl onu düşünmeli. Çünkü asıl soru şu:
Biz yaşarken bunun için ne kadar hazırlanıyoruz?
İnsanoğlu neden biriktirir?
Mal gerçekten güven verir mi?
Neyin gücünü elde etmeye çalışıyoruz?
Dünyadan malıyla giden birini gören oldu mu?
Yıllarca uğruna ömür tükettiğimiz her şeyi bir gün ardımızda bırakıp gidiyoruz. Evler, arsalar, hesaplar, unvanlar, anahtarlar, kasalar…
Hatta sadece malımızı değil…
Ailemizi…
Evlatlarımızı…
Sevdiklerimizi…
Ve sonunda bize emanet edilen bedenimizi bile…
Toprağa teslim ediyoruz.
Toprakta çürüyüp gidecek bir beden için, insanın birbirini kıracak kadar dünya hırsına kapılması ne büyük çelişki…
İşte bu yüzden eskiler boşuna söylememiş:
“Kefenin cebi yoktur.”
Ama belki de mesele tam olarak bu değildir.
Belki de insanların yıllardır yanlış anladığı bir gerçek vardır:
Kefenin aslında cebi vardır.
Fakat o cep görünmezdir.
O cebi neyle doldurduğun, bu dünyada nasıl yaşadığına bağlıdır.
İnsan o cebe; merhamet koyar, iyilik koyar, kul hakkından sakınmayı koyar, dürüstlüğü koyar, bir yetimin başını okşamayı koyar, gizli yapılan bir yardımı koyar, bir gönül almayı koyar.
Çünkü insan öldüğünde yanında götürebildiği tek şey amelleridir.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“O gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a temiz bir kalple gelenler başka.”
(Şuara Sûresi / 88-89 Âyet)
Peygamber Efendimiz (sav) de şöyle buyurur: “İnsanoğlu ‘Malım, malım’ der. Ey insanoğlu! Yiyip tükettiğinden, giyip eskittiğinden ve Allah yolunda verip ahirete gönderdiğinden başka gerçekten senin olan ne vardır?”
Çünkü maalesef çağımızın en büyük hastalıklarından biri, modern insanın gönüllü zenginlik hastalığıdır.
İnsan artık sadece yaşamak istemiyor. Daha fazlasına sahip olmak, daha gösterişli görünmek, daha güçlü görünmek, daha zengin görünmek istiyor.
Kimi kimin hayatına özeniyor. Kurgulanmış, gösteriş hastası mutsuz insanların sergilediği yalan dolu hayatlarına imreniyorlar. İnsan, başkasının hayatına yetişmeye çalışırken kendi ömründen ömür veriyor.
Oysa hayat boyunca doldurulan ceplerin sonunda boş çıkması değişmeyen bir gerçektir.
Asıl mesele; kaç ev aldığın, kaç araba değiştirdiğin, kaç kişiye üstün göründüğün değildir.
Asıl mesele, ahiret için hangi ameli işlediğindir.
Nice insanlar vardır; makam sahibi olmuşlardır, servet sahibi olmuşlardır, isim bırakmışlardır, güç sahibi olmuşlardır…
Ama mezarda statüler sıfırlanır.
Toprağın altında ne unvan konuşur, ne makam, ne banka hesabı…
İnsanın yanında kalan tek şey, yaşarken yaptığı iyilikler ve taşıdığı niyettir.
İşte bu yüzden insan, miras kavgalarıyla kefenin gerçeği arasındaki büyük çelişkiyi görmelidir.
Uğruna insanların birbirine düştüğü mallar, yıllarca süren kırgınlıklar, kardeşin kardeşe yabancı olduğu miras savaşları…
Bir gün hepsi geride kalıyor.
Ve insan o zaman şunu daha iyi anlıyor:
Yaşarken paylaşmak, biriktirmekten daha değerlidir.
Vermek…
Bir gönle dokunmak…
Bir ihtiyaç sahibini sevindirmek…
Bir yetimin duasını almak…
Belki de insanın ruhunu hafifleten asıl zenginlik budur.
Nitekim dinimiz de gösteriş için değil, gizlice yapılan iyiliğin kıymetini öğretir. Sağ elin verdiğini sol elin görmeyecek kadar samimi bir paylaşmanın değerini anlatır.
Çünkü insan sadece kazandıklarından değil, kazandığını nasıl kullandığından da hesaba çekilecektir.
Belki de asıl korkmamız gereken şey şudur:
Götüremeyeceğimiz onca malın hesabını nasıl vereceğiz?
İnsan bazen gerçekten durup düşünmeli…
Başını ellerinin arasına alıp kendine şu soruyu sormalı:
“Ben geçici dünya için bu kadar çabalarken, ahiretim için ne yapıyorum?”
Çünkü dünya, süslü yüzüyle insanı kolayca aldatır.
Gösteriş…
Şatafat…
Bitmeyen tüketim arzusu…
Daha fazlasını isteme hırsı…
İnsan bunların içinde gerçeği kaybedebilir.
Oysa mal da mülk de aslında bir amaç değil, bir emanettir.
Asıl kıymeti; hayra dönüştüğünde ortaya çıkar.
Bir sofrayı büyüttüğünde…
Bir öğrencinin elinden tuttuğunda…
Bir hastaya umut olduğunda…
Bir insanın yükünü hafiflettiğinde…
İşte o zaman dünya malı gerçekten değer kazanır.
Belki de insanın bu dünyada bırakabileceği en büyük miras; daha fazla eşya değil, daha fazla hayırdır.
Çünkü günün sonunda herkes aynı gerçekle yüzleşecek:
Kefenin görünmeyen cebine, sadece yaptıklarımız sığacak.
Ve belki de insan öldüğünde geriye sadece şu kalacak:
Ardından edilen samimi bir dua ve bıraktığı güzel izler.