İpek Özkayaalp

Ölümün ağırlığını tartmak

İpek Özkayaalp

“Bir insan öldüğünde neden ilk sorulan şey yaşı olur?”

Bir insan öldüğünde, ilk sorulan şey ismi değil… yaşı olur.

Peki neden?

Yaşı sorunca ne değişiyor?
Gerçekten neyi öğrenmiş olursun?

“İyi ki ölmüş, zaten yaşamış” mı diyeceksin?
Yoksa
“Çok gençti, yazık oldu” deyip acının içine bir kat daha acı mı ekleyeceksin?

Bir insanın kaç yaşında öldüğü, geride kalanların acısını azaltmaz.
Ama çoğu zaman farkında olmadan o acıyı büyütür.

O halde soralım:
Yaşı sormanın amacı ne?

Gerçekten merak mı?
Yoksa içten içe yapılan bir hesap mı?

“Benden küçük müydü?”
“Benden büyük müydü?”

Çünkü cevap şuna dönüşür:
Küçükse korku…
Büyükse teselli.

Ama bu teselli sahte.
Bu korku da geçici.

Aslında yapılan şey çok net:
İnsan, başkasının ölümü üzerinden kendi hayatını tartar.

Yaşı sormak bilgi almak değildir.
Bir kıyas yapmaktır.

Kendinle.
Kendi ömrünle.
Kendi sonunla.

Ama burada gözden kaçan çok sert bir gerçek var:
Ölüm kıyas kabul etmez.

Cenaze evinin kapısı o gün hiç kapanmadı.
İçerisi tıka basa doluydu.

Ama o kalabalığın içinde eksik olan bir şey vardı:
Sessizlik.

Herkes gelmişti.
Ama sanki kimse gerçekten orada değildi.

Kulağıma gelenleri susturamadım.
İstemeden duydum, istemeden şahit oldum.

Biri çocuğunu anlatıyordu.
Biri yaptığı işi…
Biri yıllardır görmediği akrabasına dönmüş, kim kimi evlendirmiş, kim nerede mutlu, onu konuşuyordu.

Sanki cenaze evi değil…
bir gün toplantısıydı.

İkramlar dağıtıldı.
Adı “ikram” değildi belki ama herkes öyle davrandı.

Birisi lahmacunun acısını beğenmedi.
“Acısız var mı?” diye sordu.

Evin içinde acı vardı… ama o acıya gerçekten dokunanların sesi, konuşanların arasında kayboluyordu.

Sonra biri geldi.
Baş sağlığı dilemeden.

Ve o soruyu sordu:

“Kaç yaşındaydı?”

İşte o an…
cevap veremedim.

Sadece yüzüne baktım.

Belki susar diye.
Belki anlar diye.
Belki bulunduğu yerin farkına varır diye.

Ama olmadı.

Çünkü o soru bir merak değil…
bir ölçü.

İnsanlar yaşı sormaz aslında…
ölümü tartar.

Geç bir yaştaysa içten içe bir “oh” çeker:
“Demek ki vakti gelmiş…”

Gençse bu kez başka bir duygu belirir:
“Ya bana da olursa?”

Yani değişen sadece cümlelerdir.
Ama değişmeyen şey şudur:
İnsan, başkasının ölümü üzerinden kendi korkusunu ve tesellisini üretir.

Oysa asıl mesele şu:

Birinin yaşını öğrenince aklımıza gelen her şey…
bir cenaze evine ait değildir.

Hayatın kendisine aittir.

Ölüm sadece cenaze evlerinde konuşulacak bir konu değildir.
Her an bizimle yürüyen bir gerçektir.

Ölümün ağırlığını tartmak

Ama biz ne yapıyoruz?

Onu sadece birkaç saatliğine hatırlıyoruz.
Bir cenaze evinin duvarları arasında…
birkaç cümlelik bir farkındalıkla.

Sonra çıkıp hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Hiç olmamış gibi.

Oysa gerçek çok daha yakındır.

Kura’an-I Kerim bunu açıkca hatırlatır:

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biliriz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız.”
(Kaf Suresi, 16. Ayet)

Ve aynı hakikat başka bir Ayette şöyle vurgulanır:

“Her nefis ölümü tadacaktır.”
(Âl-i İmrân Suresi, 185. Ayet)

Bu sadece bir yakınlık değil…
bir uyarıdır.

Kaçamayacağımız, erteleyemeyeceğimiz bir hakikat.

Peki o zaman neden?

Neden sadece bir cenaze evinde,
birkaç saatliğine bu gerçeği düşünüyoruz?

Neden o an içimize düşen o derin farkındalık…
hayatımızın geri kalanına yayılmıyor?

Çünkü hayat bir girdap.

İnsan anlık farkındalıklar yaşar…
ama onları kalıcı hale getiremez.

Oysa belki de asıl yapılması gereken şudur:
Ölümü sadece konuşmak değil…
onu anlamaktır.

Ve sadece bir başkasının ardından değil…
kendimiz için düşünmektir.

Belki de en baştan yanlış soruyu soruyoruz.

“Kaç yaşındaydı?”

Oysa asıl sorulması gereken bu değil.

“Nasıl bir insandı?”

İşte o zaman…
o acıyı gerçekten paylaşmaya başlarsın.

Belki de mesele kaç yaşında öldüğü değil…
kaç yıl yaşadığıdır.

O yıllara ne sığdırdığıdır.
Nasıl yaşadığıdır.
Ne bıraktığıdır.

Çünkü uzun yaşamak herkesin elinde değildir.
Ama dolu yaşamak bir tercihtir.

Peki dolu nasıl yaşanılır?

İşte bu yüzden mesele süre değil, içeriktir.
Rakam değil, izdir.

Yani bir insan hayatı boyunca nasıl yaşamıştır?

Ve belki de en doğru soru şudur:

Sen kaç yıl yaşadın değil…
o yıllarda gerçekten yaşadın mı?

Ve o yaşadığın yıllar…
Allah yolunda harcanmış bir ömür müydü?
Yoksa sadece geçip giden bir ömür mü…?

Yorumlar 1
Gülümser Ateş 25 Mart 2026 14:57

Malesefki kardeşim, biz insan oğlu birtürlü ne ölümün gerçeğine de vardık nede kaybedinin acısını paylaşabildik

Yazarın Diğer Yazıları