1. YAZARLAR

  2. Hakan Çandır

  3. "İlan et/duyur; Allah'ın mutlak otoritesini"
Hakan Çandır

Hakan Çandır

Yazarın Tüm Yazıları >

"İlan et/duyur; Allah'ın mutlak otoritesini"

A+A-

"İLAN ET/DUYUR; ALLAH'IN MUTLAK OTORİTESİNİ"

 

Pazar günü miting sonrası dönüşünde Üsküdar'da, daha önce sol cenahta varlık göstermiş amma velâkin son zamanlarda MİLLİ TARAFTA safını belirlemiş bir gurup arkadaşla sohbet ettikten sonra eve geldim.

Çoğu insan gibi meydana girememiş, bindiğimiz tekne Yenikapı sahilinden geri dönmüştü. Önemli değildi; önemli olan yollara dökülmekti. Biz de öyle yaptık.

 

İnternette birkaç haber bakayım derken, saat 01:00 civarı yorgun vücutla uykuya dalmışım. Gözlerimi fal taşı gibi açtığımda saat 3:30'a geliyordu. Yaklaşık 2 saatlik daldığım kuş uykusu esnasında gördüğüm rüyanın etkisiyle hemen Whatsaptan Lokman'a yazdım; aklımdaki ilk düşünceyi. Henüz kendisi de yatmamış yarınki gazetenin hazırlığını yapmaktaydı. Kendisinden, ikinci gün manşetinde bir foto eşliğinde mutlaka Nasr Suresini işlemesini istedim. Ben de gördüğüm bu enteresan rüyayı, Yenikapı mesajına nasıl uyarlayabileceğim üzerine düşüncelere daldım bu arada.

"MUTLAK ZAFER"

"Allah'ın yardımı ve zaferi geldiği,

Ve insanların fevç fevç Allah'ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit,

Rabbine hamdederek O'nu tesbih et ve O'ndan mağfiret dile.

Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir." Nasr Suresi

 

Evet; mevcut yaşadıklarımızı anlatacak ne başka bir cümle, ne de yüklenecek başka bir anlam bulamadım. Yine her zaman olduğu gibi imdadıma, yaşadığımız hayattan her an canlı yayın yapan Kur'an yetişti imdadıma. Allah'ın nasip ettiği "MUTLAK ZAFER" ve onun izdüşümü olan NASR suresi. Keza, biz Millet olarak daha başından, "SEFER BİZİM, ZAFER ALLAH'IN OLSUN" demişiz ve bu bilinçle hareket etmişiz. Her bir Müslüman, yaşanılanları, bu surenin verdiği şuurla tarih sayfasına kaydeder.

 

Efendimiz, Mekke'nin Fethi esnasında, gözlerinde yaş, gönlünde huzur veren hüzün, dilinde ise Rabbini hamd cümleleri eşliğinde giriyordu; o mübarek beldesine.

 

Bu yoğun duygularla kalktığım gecede, iki rekât Şükür Salât'ı eda ettikten sonra, soluğu Sabah Salât'ı için Eyüp Sultan'da aldım; yüreğimde, gördüğüm rüyanın heyecanıyla.

 

Rüyanın öncesi çok karışık olmakla birlikte çetin bir mücadeleyi içeriyordu. Çok derin bir yamaçtı hatırladığım ve zorlanarak tepeye doğru tırmanıyordum. Tıpkı ayette de belirtildiği gibi, Sarp bir yokuştu adeta tırmandığım.

 

"Ve ma edrake mel´akabetü."

"İDRAK EDEBİLİR MİSİN AKABEYİ/SARP YOKUŞU?" Beled Suresi

 

Her yer mahşeri bir kalabalıktı. Öyle ki, yamaca tırmanmam esnasında, etrafımda taş kesilen insan vücutlarına şahit oluyordum. Kendi bünyemde dahi hissederken o taşlaşmayı, yukarı doğru daha hızlı hareket ediyor ve o hengâmeden kurtulmaya çalışıyordum. Etrafımdaki insanlarda aynı çaba içerisindeydi. Sanki her biri taş kesmemek için tepeye ulaşmaya çalışıyorlardı.

 

Nihayet o zorlu ve yüreği taşlaştıran Sarp yokuşta verdiğim mücadele sonucunda tepeye ulaşmayı başardım. Akın akın çıkmaya çalışan insanlar, tepede ferah bir ortamda toplamışlardı. O zorlu yokuştan yukarı çıkar çıkmaz etrafıma avazım çıkana kadar şu cümleyi haykırdım:

 

TÜM DÜNYA'YA İSLAM İLAN ETTİK...

TÜM DÜNYA'YA İSLAM İLAN ETTİK...

TÜM DÜNYA'YA İSLAM İLAN ETTİK...

 

Defalarca ve heyecanla bu cümleyi tekrarlıyordum rüyamda. Ben o sarp yokuşun en tepe noktasından Dünyaya İslam ilan ederken, enteresan bir şeyle karşılaştım. O cümleleri tekrarlarken meydanda BATI'YI temsilen olsa gerek iki sinema karakteri belirdi. Gördüklerim karşısında şaşkındım, ama sonra gördüklerimin bir sembol niteliği taşıyabileceğini düşündüm. Keza, hayatta her şey semboller üzerinden varlık gösteriyor ve insanlar tarafından da o şekil algılanıyordu.

 

Enteresan olan, her iki Batılı karakter de Müslümanlığını ilan ediyorlardı; o mahşeri kalabalıkta. Her ikisinin de nedamet getirdiğini anlamıştım ve o heyecanı yaşarken de uyandım maalesef. Belki rüyamı devam ettirebilseydim, daha enteresan şeylerle karşılaşabilirdim. Keza, rüyam yarıda kalsa da be kalan senaryoyu yazdım bile kendi kafamda...

****

Evet, TÜM DÜNYA'YA İSLAM İLAN EDİYORDUK; Yenikapı'daki mitingde. Oradan çıkan mesaj tam da buydu. Keza, CHP Liderinden tutunda, G. Kurmay Başkanına kadar toplumun her kesiminin olduğu bir ortamda, Allah'ın vahyi ile açılış yapmış ve D.İ.B. Mehmet Görmez hocamızın muhteşem duasıyla da devam ettirmiştik mitingi.

 

Cumhuriyet tarihinde ilk defa en üst makamda bulunan rütbeli bir asker MİLLETİNE SELAM ÇAKMIŞTI; TEKBİRLER EŞLİĞİNDE...

 

O ASKER Kİ, BELKİ YİNE İLK DEFA MİLLETİNİN HİSSETTİKLERİNİ,

KENDİ YÜREĞİNDE HİSSETMİŞ, MİLLETİN BİR PARÇASI OLDUĞUNU İDRAK ETMİŞTİ.

 

Peki, ne olabilirdi bu İslam'ı ilan etmek ve yaşadığımız süreçle bunu nasıl bağdaştırabilirdik.

Ben açıkçası bu yaşadıklarımızı, her daim olduğu gibi yine Kur'an'dan aldığım verilerle bir okumaya tabi tutuyorum. Kur'an'ın bütününe vâkıf olan her Müslüman, bu durumu çok rahatlıkla İDRAK edebilecektir.

 

Herkes öncelikle kendine şu soruyu sormalı:

Allah'ın bizim ortaya koyacağımız hiçbir şeye ihtiyacı olmamasına rağmen, BİZDEN NE İSTİYOR OLABİLİR?!?

ALLAH'IN MAKSADI NE OLABİLİR? Bizden yapmamızı istediği şeyler için, hâşâ kendini mi tatmin ediyor. Bizim yaşamımız boyunca yaptığımız bir takım ibadetlerden ki, -ASIL İBADET TOPLUMA YÖNELİK OLANDIR- kendisine bir çıkar mı sağlıyor? Nüsuklar, Es-Salâtlar, Hac, Oruç vs. bütün yapıla gelen şeylerin Allah'a bir katkısı var mı?

Hayır; asla.

Peki, yapmasak bir şey eksilir mi kendisinden?

Zinhar; hâşâ. Eksilmez.

 

Öyleyse Allah ne istiyor olabilir bizden? Lütfen herkes bu soru üzerinde kafa patlatsın. Gerekiyorsa bu uğurda kafasını patlatsın ki, HAKİKAT ZUHUR etsin ve VECHİNİ göstersin kendisine. Kimse kusura bakmasın, emek sarf etmeden, mücadele vermeden, hakikat kimseye ayan olmaz. Hakikate vakıf olmak için kafa patlatmayanın ise yarın ahrette kafası patlayacaktır; bilmiş olasınız...

 

Evet, konuyu oraya getirmeye çalışıyorum. Yani "DÜNYA'YA İSLAM İLAN ETTİK/EDİYORUZ" cümlesine.

 

Öncelikle şunu ortaya koymalıyız ki, İslam asla insanları zorla (sıfat olarak) müslümanlaştırmaz. Aksi durumda toplumu müslümanlaştırayım derken, münafıklaştırırsınız. Yaşadığımız süreçte bu durumu, çok açık bir şekilde zaten paralel yapıda gözlemliyoruz. Allah'ın iradesini dışlamaları sonucunda, altın nesil diyerek kurdukları sitemde, ucube münafık bir toplum meydana getirdiler. O sebeple kim ki, MUTLAK İRADEYİ yok sayarak, Din konusunda kendi egosuna uyarsa, Allah o toplumu en nihayetinde perişan ve rezil edecektir. Keza, Allah'ın öteden beri uygulaya geldiği Sünnetullah'ı böyledir.

 

 

Temel ilke: DİN TEKLİFTİR; ASLA TEHDİT DEĞİL

.

Din tamamen bir gönül işidir ve tüm Kur'an bu temel üzerine kurulur.

Teklifin hilafına bir yaşamın sonucunda karşılaşılacak acı ve elim bir son ise kaçınılmaz olacaktır. Bu da insanlığa verilen haberler arasındadır.

 

Lakin bu teklif, aynı kökten gelen KÜLFET yükler insana yani sorumluluk. Hem de ağır sorumluluk. İnsanın belini büken, kemiklerini çatırdatan, çökerten ve insanı iki büklüm yapan bir ağırlık...

 

O sebeple Allah;

"Bu Kur´an-ı bir dağa indirmiş olsaydık, dağın ezilip büzülerek

Allah korkusuyla paramparça olduğunu görürdün.

Ve işte (bütün) bu temsilleri, belki düşün(meyi öğrenebil)irler diye

insanların önüne koyuyoruz." HAŞR Suresi

 

Dedi ve akabinde Resulüne şu ayetlerle de inşirahını sağladı:

 

"Senin göğsünü/sadrına İNŞİRAH/ferahlık, genişlik, hafiflik vermedik mi?

(Sorumluluğundan kaynaklanan ızdırabın artınca)

Üzerinden o AĞIR yükü/KÜLFETİ kaldırmadık mı?

Ki o (-nun ağırlığı), senin belini çatırdatmıştı!

Şerefini ve itibarını/Zikrak yükseltmedik mi?

Elbette her güçlükle birlikte bir kolaylık vardır:

Evet, kesinlikle her zorlukla beraber bir kolaylık vardır"

Öyleyse sağlam dur ve sakın yılma;

(sıkıntıdan) kurtulduğun zaman tekrar mücadelene devam et." İNŞİRAH Suresi

 

Yukarıdaki ayette geçen " Şerefini ve itibarını/Zikrak yükseltmedik mi?" ifadesini, yazımızın sonunda bağlayacağımız Hz. Musa ile Hz. Harun'un birlikte TESBİH ve ZİKR olarak ortaya koyacakları, Allah'ın İSMİNİ, ŞANINI, İTİBARINI İLAN EDİP, o yönde çabalamaları konusuna daha net bir şekilde bağlayacağız inşallah.

 

Sorumluluk ise, gözle görülür bir şeyler yapmayı gerektirir ve bu şeyler özellikle toplumun ıslahına yönelik olmalıdır. Bu manada İslam, %100 toplumsal bir harekettir. Asla bünyesinde bireysellik barındırmaz. Müslümanların bu İDRAK edemeyip, İslam'ı bireysel yaşama gayretleri de Allah'ın maksadını tam anlayamamasından kaynaklanmaktadır. Bu duruma en güzel misali yine Kur'an'dan verelim:

 

"Muhakkak ki Allâh, bir toplumun/kavmin yaşam biçimini, onlar kendi nefslerini

(anlayışlarını - değer yargılarını) değiştirmedikçe, değiştirmez!

Allâh bir topluma bir felaket irade etti mi, artık onun geri çevrilmesi yoktur!

Onlar için O`ndan başka yardım edici dost yoktur." RÂD Suresi

 

Dikkat ediniz lütfen; ayette tek insan veya birey geçmiyor. Özellikle Kavim yani Toplum olarak vurgulanıyor.

 

O sebeple kim ne derse desin yaşanılan bu süreç ve Yenikapı mitingi, tam anlamıyla TÜM DÜNYA'YA ALLAH'IN MUTLAK ve TEK OTORİTE OLDUĞUNU İLAN ETMEKTİR... Hem de toplumsal yani bütün MİLLET olarak yaptık bunu. Bundan dolayıdır ki, tüm DÜNYAYI TİTRETTİ adeta.

 

Nasıl yani diyeceksiniz. Şöyle:

Kur'an'da Tâ-hâ suresinde Firavuna gidecek olan Hz. Musa'ın, Allah'tan şöyle bir talebiyle karşılaşırız:

 

"Ey Rabbim; İnşirah/Ferahlık ver, Sadrıma/Yüreğime;

                        Kolaylaştır Görevimi/İşimi/Emrini;

                        Çöz düğümü/ukdemi dilimden;

                        Ki, Fıkh'etsin/anlasınlar sözümü.

 

“Ehlimden bir vezir/yardımcı tayin et;

                 Kardeşim Harun’u;

                 Onunla gücümü pekiştir;

                 Ve işime/emrine ortak kıl;

                 Ki, çokça tesbih edelim;

                 Ve çokça zikredelim seni;

                 Muhakkak ki Sen bizi GÖRMEKTESİN  Tâ-hâ / 25–35

 

TA-HA/ 33–34. Ayetlerde geçen TESBİH ve ZİKR kavramları klasik meallerde anmak olarak çevrilmektedir doğal olarak. Keza, tesbih ve zikrin ıstılahtaki manası bu yöndedir. Hâlbuki bu çeviri Hz. Musa’nın kardeşi Harun’u yanına istemesinde ki gayesi olan kuvvetli destek ile ters düşmektedir. Burada tesbih ve zikr’i en dar mana olan, 'anmak' olarak ele alındığı takdirde, Hz. Musa'nın Allah’dan isteğini ve maksadını anlamakta zorlanırız.

Ayrıca 35.ayette “Sen bizi GÖRMEKTESİN ifadesiyle de uyuşmamaktadır.

 

Şimdi eğer bu TESBİH ve ZİKR salt manada Allah’ı çokça anmak olsaydı 35.ayette İŞİTİRSİN geçmesi gerekmez miydi?!?

Evet; ‘işitirsin’ geçmesi gerekirdi, ama bilhassa ‘görmektesin’ kelimesini kullanmış Rabbimiz bu ayette.

 

O sebepledir ki buradaki tesbih ve zikr, işitilmesi gereken bir anmaktan ziyade, GÖRÜLMESİ gereken bir eylemi ifade ediyor olması büyük bir ihtimaldir. Bu aynı zamanda Hz. Musa’nın kardeşi Harun’u yanına istemesinde ki maksada da uygundur. Keza maksat, Firavuna gidecek olan Hz. Musa’nın bir kuvvete ihtiyacı vardır ve bu kuvvet, Firavunun sahte tanrı niteliklerinin yanında yine Allah’ın izniyle O’nun mutlak KUVVETİNİ ve MUKTEDİRLİĞİNİ her yönüyle ortaya koymak, İLAN ETMEK içindir.

 

 O an Firavun karşısında Allah’ın İSMİNİ, ŞANINI, YÜCELİĞİNİ ve değişmez HAKİKATLERİNİ İLAN edeceklerdir, lakin bu durum tek bir sahneyle de kısıtlı kalmayacak bilakis meşakkatli bir yolda HAKİKATİ ortaya koyma, İLAN ETME, DUYURMA ve ULAŞTIRMA/Tilavet çabası doğrultusunda uzun soluklu bir MÜCADELEYE başlamayı da içerecektir.

 

O sebepledir ki, kelimelerin hem kök manalarına hem de Kur’an’da geçtiği farklı ayetlere bakarak, aralarında ki anlam bağlarını da kurabildiğimiz oranda ancak Allah’ın maksadını anlama olasılığımız artacaktır. Bu konuda daha ayrıntılı bir yazıyı aşağıda adresini vereceğim blog sayfamdaki 'TESBİH-ZİKR' bahsinde bulabilirsiniz.

Lakin şunu özellikle belirtmek isterim ki, Allah'ın bizlerden istediği her bir şeyden maksadın, O'NUN MUTLAK OTORİTESİNİ İLAN ETMEKTİR. Bu istisnasız her emir ve yasak için geçerlidir. Hatta ve hatta belki ileride daha uzun kaleme alacağım ES-SALÂT için de bu böyledir. Salât'ın maksadının topluca bir 'İLAN' olduğudur. Bu konuyu işlediğimde birçok Müslüman'ın kafa konforunun bozulacağını düşünüyorum. Bu bahsi diğer şimdilik burada bir dursun.

 

Allah bizden, O'nun bize sunduğu tüm bu imkânlar neticesinde, kendisine sırt dönmeyip, yok saymayıp, bilakis tam aksine, bir hareket/eylem içeren ŞÜKÜR görevimizi yerine getirerek, bu fiili durumu bizzat İLAN ETMEMİZİ istemektedir.

“Ve ya'büdune min dunillahi ma la yenfeuhüm

ve la yedurruhüm ve kanel kafiru ala rabbihi zahıra

 

“Ama yine de bazı insanlar,  Allah'ı bırakıp,

kendilerine ne yarar ne de zarar ulaştırmaya gücü olmayan şeylere tapınıp duruyorlar;

zaten (gerçek) kafir de, Rabbine sırtını dönen kişidir!” Furkan Suresi

 

>>>> Hayatta hiçbir şey, çeşitli misallerle Tanrılığını ilan eden birilerine veya ülke başkanlarına HAKİKATİ olanca açıklığıyla ortaya koyarak, Allah'ın mutlak iradesini ilan etmekten daha üstün değildir.

Asıl İBADET de budur zaten ve Allah'a 'abd' olmanın ilk adımı bu noktadan başlar.<<<<

 

Bu minvalde, Reisin tarihi 'ONE MUNITE' çıkışı tam da bu İBADETE denk düşer ki, bugün halen o sürecin devamını yaşamaktayız. Söyler misiniz, bundan daha etkili ve bilinçli bir hareket var mıdır? Tebliğin zirvesi bu değil midir?

Yani, ALLAH'IN MUTLAK OTORİTESİNİ İLAN ETMEK...

 

İşte bunun mefhumu muhalifidir, Allah'ın asla affetmeyeceği günah olan ŞİRK...

İslam açısından kabul edilemez olan en net durumdur bu.

 

Dolayısıyla yaşadığımız bütün bu, 'DÜNYAYA KAFA TUTMA' sürecini Kur'an'i ilkeler üzerinden bir 'OKUMAYA' tabi tutarak, Hz.Musa'nın, kardeşi Harun'u yanına yardımcı olarak istemesinin maksadını şu şekil yorumlarsak daha isabetli olabileceğini söyleyebiliriz:

 

 

 TÂHÂ/29-35

 

  • Ata/Tayin et bana, vezir/yardımcı olarak ehlimden Harun kardeşimi;
  • Kuvvetlendir onunla arkamı, pekiştir gücümü; (Üşdüd/Şedid)
  • Ve ortak kıl işime, beni vazifelendirdiğin emrine;

 

  • Ki, daha fazla/kuvvetlice yerine getirelim görevimizi/tesbihimizi...

 

  • İLAN EDELİM/ DUYURALIM/ULAŞTIRALIM/HATIRLATALIM/UNUTTURMAYALIM İSMİNİ.          

                      Esaretten/karanlıktan kurtulsun hakikat; aydınlık çağlara yol alalım hızlıca;

                      Ve SABAH olsun her bir yan, aydınlansın senin NÛR’un ile tüm insanlık;

                      HAKK gelsin BATIL zail olsun;

                      Zaten mahkûmdur zail olmaya Bâtıl;

                        

  • Ve tezekkür edelim/İLAN EDELİM/HATIRLATALIM/DUYURALIM/ULAŞTIRALIM;    

                    Çokça/sıklıkla/kesintisiz ve defaatle;

                    Senin MUTLAK OTORİTENİ tüm MÜSTEKBİRLERE duyuralım.

                      İLAN EDELİM ONLARA SENİN İRADENE ORTAK KABUL ETMEYECEĞİNİ.

                      Allah’lı yaşamı hâkim kılalım; Sensiz bir an bile geçirmeyelim.

                      Her daim ve sıklıkla Senin ADINI/ESMANI, ŞANINI gündemde tutalım.

                      Bilinçlere nakşedelim; Hükmünü daim kılalım izninle.

             

  • Muhakkak ki Sensin, bizi GÖREN

                      Bütün bu yaptıklarımızı görüp gözeten...

 

 

Yukarıdaki ayetlerin yorumu daha iyi anlaşılması için, son olarak şunu hatırlatmak isterim ki, Arapça, özne merkezli değil, bilakis YÜKLEM odaklı bir dildir ve bu minvalde Kur'an da tam bir FİİLİ HAREKET içeren hayatı yaşama kılavuzudur. Yani her insanı, istisnasız hayatın her alanında aktif harekete/ibadete çağırır; pasifleşmiş ve adetleşmiş bir ritüele değil.

 

Bunun ilk adımı ise, yine etkisini Allah'ın yarattığı 'HAK SÖZ' ile başlar. Öyle ki, biz Müslümanlar olarak, tüm insanlığa ve özellikle de MÜSTEKBİRLERE karşı, Allah'ın hak olan sözünü ilan eder, duyurur (TİLAVET tam da budur) ve ulaştırırsak işte o takdirde, 'bâtıl ses' yok olup gidecektir.

 

Evet; Yenikapı'da o gün bizler, tüm DÜNYAYA, İSLAM'I yani HAK olan SÖZÜ ilan ettik...

Ve o dünya ki, emin olun çok KORKTU ve TİTREDİ. Buna istisnasız herkes de ŞAHİT oldu.

Eğer öyle olmasaydı, Almanya'da düzenlenen mitinge, Reisin telekonferansla katılmasını mahkeme kararıyla engellerler miydi?

 

Dönemin ileri gelen müşriklerine yani Dar'ün Nedve'nin ekâbirlerine ne demişti, Efendimizin ölüm döşeğinde ki muhterem amcası Ebu Talip: "SİZLER KORKTUNUZ; DİNLEMEKTEN BİLE KORKTUNUZ"

 

Bizler, 'SÖZÜN GÜCÜNE' inanırız.

O sebepledir ki Rabbimiz, son Elçisi vesilesiyle bize tenezzül edip 'HAK SÖZ' inzal etti...

Bizler o 'HAK SÖZÜ' ne yaptık ona bakalım...

 

"Ve kaler rasulü ya rabbi inne kavmit tehazu hazel kur´ane MEHCURA"

"Rasûl (hakikatini OKUyan) dedi ki:

"Yâ Rab! Muhakkak ki halkım şu Kurân`ı (hakikatinin gereğini yaşamayı) terk etti

(bedensel zevklerine döndü)!" Furkan Suresi

 

Vesselam. 

Blog adresim: kaanbilgekutadgu.blogspot.com.tr

 

       

 

               

 

 

 

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

2 Yorum